<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769</id><updated>2012-02-16T09:24:42.240-08:00</updated><title type='text'>Şenol Bezci'nin Seyir Defteri- Trial Versiyon</title><subtitle type='html'>Yakın dostlarıma tek tek yazacağıma, yazdıklarımı buraya koyayım, hayat zaten zor, uğraşmayayım dedim. Yani oldukça kişisel bir blog.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>27</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-5080056202903980882</id><published>2007-12-24T00:23:00.000-08:00</published><updated>2007-12-24T00:26:13.124-08:00</updated><title type='text'>Türk Usulü Demokrasi</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Türk Usulü Demokrasi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de demokrasi sürecinin nasıl yaşandığını gördüm. Devlet düzeyinden değil, tabanda nasıl yaşandığından bahsediyorum. Hani, demokrasi bize beş numara büyük geliyor diyorlar ya, kim bilir, belki de haklılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kartlı su sırasında, bayram yoğunluğu sebebiyle bir saat geçirdim. Arefe günüydü ve su satışı sadece Kızılay Metro istasyonunda yapılıyordu. Bekleyişimin başı çok hareketliydi, sonra ortalık sakinleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıraya gireli birkaç dakika olmuştu ki, yaklaşık 10 kişi kadar arkamda bir muhabbet başladı. Ben dinlemeye başladığımda yumuşak sesli bir adam şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hanımefendi, siz herhalde yabancısınız. Türkiye’de milletvekilleri bir seçimlerde görünürler, sonra yok olurlar. Sizin Avrupa ülkelerindeki gibi değil durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç Türk’e benzemeyen ve belli belirsiz yabancı bir aksanla konuşan hanımefendi hiç alttan almadı: “Seçimlerden sonra siz düşeceksiniz onların peşine. Gel de şu halimizi gör diyeceksiniz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra katılımcı halkımızdan bir iki ses daha yükseldi. Tam ne söylendi duymadım ama yumuşak sesli adam, “Hiç bir şey yapmıyorlar sonra da iki kişiden biri bize oy verdi diye geziniyorlar ortada” diye devam etti. Birkaç kişi adama karşı çıkmış olsa ki yumuşak sesli adam, “Tamam görüşünüze saygı duyuyorum ama siz oy veriyorsunuz bunlara, sefaletinize bizi de ortak ediyorsunuz, sizin yüzünüzden biz de sürünüyoruz” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkamdaki iki lise öğrencisi “Başkasına oy verince kuyruk bitecek mi? İyi o zaman sen söyle kime oy vereceğimizi” diye kestirip attı. O gençlerle biraz sonra derin bir muhabbete girecek olan iki yaşlıca adam bir şeyler söyledi. Ben tam ilgimi kaybedecekken garip görünümlü bir adam peydah oldu. Yumuşak sesli adamın yanına gidip elini kolunu sallaya sallaya bir şeyler söylemeye başladı. Alıcı gözle baktığımda, sıraya girerken adamı görmüş olduğu fark ettim. Aslında adamı değil de ayakkabılarını görmüştüm. Ayağındakiler en ucuzundan plastik, rugan parlaklığında lacivert spor ayakkabılarıydı. İnce turuncu ve mor çizgilerle ve kalın beyaz bantlarla süslü ayakkabı adamdan daha çok ilgimi çekmiş besbelli. Adamı baştan aşağı süzdüm. Kepçe kulaklı, kemerli ama küçük burunlu, ufaktan bir adamdı. Aklıma Haldun Taner’in fasarya hikayesi geldi. Beyaz boğazlı kazağının üzerine bej bir hakim yaka hırka, altına ise beyaz çizgili lacivert bir kumaş pantolon geçirmişti adam Bir de elbette o gözalıcı spor ayakkabılarını. Patlak gözleri ve kalın dudaklı küçük ağzı bir balığı hatırlatıyordu. Ama belli ki tatlı su balığı olmaya hiç niyeti yoktu. Her ne söylediyse, yumuşak sesli adam “Ben emekli bankacıyım. Sen kimsin, ne sıfatla soruyorsun bunları?” dedi. O an emekli bankacıya baktım. Başındaki lacivert örme beresi, gözlerindeki koyu renkli numaralı gözlüğü, -ki o gözlükleri seksenli yıllarda en son ben kullandım sanırdım- ve sırtındaki kahverengi paltosu, bana adamın muhtemelen Ziraat Bankası ya da Halk Bankası emeklisi bir veznedar olduğunu hissettirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bunları düşünürken patlak gözlü adam, banka emeklisine açıkça göz dağı vermeye başladı. Ne söylediğini tam duyamıyordum ama “Burada dikkatli konuşacaksın, lafını bileceksin burada” diye bağırmaya başladı. Adamın da üzerine yürüyordu bir yandan. Bankacı “Sen hiç düşündün mü bu kartlı su işini niye sadece Oyak Bank’a verdiler. Sen biliyor musun bunun sebebini?”diye sordu. “Doğru konuş. Sen buradan çıkınca görürsün” gibi bir şeyler geveledi patlak gözlü. Bunun üzerine emekli bankacının hemen arkasındaki koca kafalı tıknaz genç araya girdi. “Yürü lan manyak mısın nesin? Herkesin işi gücü var!” diyerek patlak gözlüyü iterek bankacıdan uzaklaştırdı. Patlak gözlüyü neredeyse tartaklıyordu tıknaz genç. Patlak göz arkasına bakarak, diliyle dişi arasında bir şeyler tıslayarak ilerledi ve bizim kuyruğa göbeğinden girdi. Adam şu an 10 kişi kadar önümdeydi. Önümdeki kadınlardan biri “Aa, manyağa bak. Ta oradan mı duyup da gelmiş” dedi. Yanındaki kadın diğerine cevaben, hislerime tercüman oldu: “Bir garip bu adam. Özürlü mü ne?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patlak gözlü bunları mı duydu nedir, bir daha celallendi. Bankacının üzerine “Sen görürsün, sen nasıl konuşulurmuş görürsün” diyerek yürümeye başladı. Emekli bankacı “Arkadaşım, bak sözlerin tehdide giriyor. Bak şikayet ederim seni, şuradaki insanları da şahit gösteririm..” derken, tıknaz genç partlak gözlüyü karşılamaya hazırlandı. Ama o anda Ajan Smithvari bir genç çıktı ortaya. Beni şaşırtacak kadar sarışın olan bu genç, patlak gözlüyü kolundan hoyratça çekerek sırasına götürdü. İşaret parmağını adamın yüzüne doğrultarak sert bir ifadeyle ama kısık bir sesle bir şeyler söyledi. Patlak gözlü gıkını çıkarmadı, sesini yükseltmedi. Sadece başını önüne eğdi, iki kez salladı. Ben de o sırada bu gence bakma fırsatı buldum. Lacivert takım elbise, beyaz gömlek, parlak turuncu bir kıravat, muhtemelen rugan ayakkabılar ve son derece kısa kesilmiş ama şekilli saçlar. Saç ve sakal traşına baksanız berberden yeni çıkmış derdiniz. Patlak gözlü bir şey söyleyecek oldu ama sert genç konuşmasına bile fırsat vermedi. Kısa, birkaç kelimeyle patlak gözlünün ağzını mühürledi gitti. Gariptir, o da gitti bir başka banko önünde uzayan kuyruğuna girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O andan sonra patlak gözlü sürekli emekli bankacıya doğru baktı ve “ben sana gününü gösteririm” der gibi başını salladı durdu. Bunu yaparken yarı açık ağzındaki ayrık koyun dişleri ona iyice alık bir hava veriyordu ama açık konuşayım korktum. Biraz sonra bıçağını çekip emekli bankacıya saldıracak diye düşündüm. Patlak gözlü gişede işini bitirince, kalabalığın içinde birkaç amaçsız daire çizdi ve metro istasyonunu terk etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıram gelince paramı uzattım, kartımı uzattım. Kartımı geri alınca hala beklemekte olan emekli bankacıya son bir kez baktım. Yüzünü hafızama kazıdım. Önümüzdeki üç gün Hürriyet Ankara alıp adamın yüzünü arayacağım sayfalarda. Bir de Türk usulü demokrasiyi düşüneceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-5080056202903980882?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/5080056202903980882/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=5080056202903980882' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/5080056202903980882'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/5080056202903980882'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2007/12/trk-usul-demokrasi.html' title='Türk Usulü Demokrasi'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-8478693509867710195</id><published>2007-12-05T03:19:00.000-08:00</published><updated>2007-12-24T00:33:23.592-08:00</updated><title type='text'>Bulut ve Tanrı</title><content type='html'>Bugün 3 Aralık 2007.&lt;br /&gt;Bugün oğlum ilk teolojik tartışmasını yaşadı ve “Allah diye biri yok!” diye kestirip attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamları Bulut’u anaokulun alıyorum, sonra bir kilometre ötedeki bir binadan Emek’i alıyoruz ve eve gidiyoruz. Bazen Bulut’un sınıf arkadaşı Hasan Berke ve annesini de servis durağına bırakıyoruz. Berke ve Bulut iyi arkadaşlar. Bütün gün beraber olmalarına rağmen her akşam anaokulunun bahçesinde oynamak istiyorlar. Hep saklambaç oynuyorlar, her ikisi de hep aynı yere saklanıyor, Bulut ebe olduğunda hep 39’a kadar, Berke 20’ye kadar sayıyor ve her nasılsa bu garip oyunda çok eğleniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akşam Berke ve annesi de bizimleydi. Benim dikkatim yolda, bir yandan da Betül hanımla konuşuyordum. Bulut ve Berke Power Rangers oynamaya başladılar. Hangi Ranger’ın daha iyi olduğuna dair bir tartışma başladı. Bulut’un bir an “en büyük Mavi Ranger” dediğini duydum. Berke hemen cevabı yapıştırdı: “Hayır, en büyük Allah”. Bulut altta kalacak biri değil; hemen karşı saldırıya geçti:&lt;br /&gt;- Allah diye bir şey yok!&lt;br /&gt;- Hayır var.&lt;br /&gt;- Yok dedim. Allah diye bir şey yok. Sadece insanlar Allah diye bağırır.&lt;br /&gt;Tansiyon giderek yükseliyordu arka koltukta ama ben insanların Allah diye bağırmasına takıldım. “Bulut” dedim, “insanlar neden Allah diye bağırıyor, ne zaman bağırıyorlar?”. Doğrusu ya aklımda ezan vardı. “Yere bir şey düşürünce Allah diye bağırıyorlar”, dedi. “Allah diye bir şey yok” diye devam edince tartışma tekrar alevlendi. Berke “Allah var, var işte, var” diye bağırdıkça Bulut da “Yok diyorum sana” diye haykırıyordu. Biz büyükler de ne yapacağımızı bilemedik. “İnanıyorsan var, inanmıyorsan yok”, “Hayalet var mı? Süpermen var mı mesela” gibi çıkışlarla daha çok birbirimizin gönlünü hoş tutmaya, bir diğerimizi yargılamadığımızı göstermeye çalışıyorduk. Berke arabadan inmeden hemen önce tartışmaya yeni bir argüman kattı. “Allah var, bizi o yarattı”. Bulut 60 yaş civarındaki pek çok solcuyu mutlu edecek bir karşı argüman sundu. “Hayır, bizi Atatürk yarattı”. Berke arabadan inip Bulut’a gıcık vermeye devam etti. Bulut’un oturduğu tarafa geçti ve ağzını cama iyice yaklaştırıp “Allah var, Allah var” diye bağırdı. Bulut da “Yok, yok” diye çınlattı arabanın içini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut’tan bana “Baba, gerçek hayatta Allah diye bir şey var mı?” diye sormasını bekledim. Ama sormadı.&lt;br /&gt;Neyse ki sormadı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-8478693509867710195?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/8478693509867710195/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=8478693509867710195' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/8478693509867710195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/8478693509867710195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2007/12/bulut-ve-tanr.html' title='Bulut ve Tanrı'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-6304173731338410084</id><published>2007-12-04T02:14:00.000-08:00</published><updated>2007-12-04T02:16:39.054-08:00</updated><title type='text'>Bulut Diyalogları 7</title><content type='html'>Bulut Diyalogları 7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek koluna düşen saçı Bulut’a gösterir.&lt;br /&gt;-Bulut bak, saç.&lt;br /&gt;-Beyaz olan mı?&lt;br /&gt;-Evet.&lt;br /&gt;- O saç beyaz mı?&lt;br /&gt;- Evet.&lt;br /&gt;- Yaşlandığın için mi?&lt;br /&gt;- Evet.&lt;br /&gt;- Sen kaç yaşındasın?&lt;br /&gt;- 38.&lt;br /&gt;- 38, 39, 40 41, 42, 43…&lt;br /&gt;- …&lt;br /&gt;- 44, 45, 46, 47, 48.&lt;br /&gt;- …&lt;br /&gt;- 48 yaşına geldiğinde öleceğini düşünüyor musun?&lt;br /&gt;- Hayır, ben daha uzun yaşamayı düşünüyorum&lt;br /&gt;- 48, 49. Peki, 49 yaşına geldiğinde ölecek misin?&lt;br /&gt;- Daha da uzun yaşamayı düşünüyorum.&lt;br /&gt;- …..&lt;br /&gt;-…..&lt;br /&gt;- Babam da yaşlanıp ölünce bütün görevleri benim yapmam gerekecek.&lt;br /&gt;- Ne?&lt;br /&gt;- Babam da yaşlanıp ölecek, sen de yaşlanıp öleceksin ya, o zaman görevleri benim yapmam gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ana kadar gülmesini zor bastıran Emek kahkahayı patlatınca Bulut bozulur ve konuşma biter. Daha sonra söz konusu görevleri merak ettiğimiz için konuya tekrar girdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bulut!&lt;br /&gt;-Efendim, anne.&lt;br /&gt;- Hani, babam da, sen de ölünce bütün görevler bana kalacak demiştin ya. Bu görevler nedir oğlum?&lt;br /&gt;- Bilgisayarda oyun oynamak, kendi kendime banyo yapmak ve yemek yapmak gibi şeyler yani.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-6304173731338410084?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/6304173731338410084/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=6304173731338410084' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/6304173731338410084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/6304173731338410084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2007/12/bulut-diyaloglar-7.html' title='Bulut Diyalogları 7'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-427801109340472787</id><published>2007-12-04T02:09:00.000-08:00</published><updated>2007-12-04T02:13:59.752-08:00</updated><title type='text'>Bulut Diyalogları 6</title><content type='html'>Bulut büyüdükçe daha sık kavga ediyoruz. Bir sabah herkes birbirine bağırdıktan sonra Bulut nihai yorumunu yaptı: “Artık hiç kimseyi sevmiycem. Annemi de sevmiycem, babamı da sevmiycem, ama kendimi sevicem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatak odasında Emek ve Bulut kavga ediyorlar. Ben salondan gülerek dinliyorum çünkü Bulut Emek’e şöyle diyor: Sen bana bağıramazsın. Sen benim babam değilsin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-427801109340472787?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/427801109340472787/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=427801109340472787' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/427801109340472787'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/427801109340472787'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2007/12/bulut-diyaloglar-6.html' title='Bulut Diyalogları 6'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-116584365072843973</id><published>2006-12-11T05:25:00.000-08:00</published><updated>2006-12-11T05:27:31.146-08:00</updated><title type='text'>Gerçeği kabullenme</title><content type='html'>Gerçekliği Kabullenme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç arkadaşıma şu soruyu sordum: “Çocuklarda gerçek kavramı ne zaman gelişiyor? Gerçekliği ne zaman kabulleniyor çocuklar?” Bu benim için önemli bir soru çünkü Bulut’la yaşadıklarımızdan gördüm ki çoğu kavgamızın sebebi Bulut’ta, yaşının gereği, henüz gerçeklik kavramının oluşmadığı, yeterince gelişmediğidir. Bir Pazartesi sabahı biz aceleyle işe gitmeye çalışırken Bulut sallana sallana giyiniyor, ayakkabılarını giyerken oyun oynuyor, arabaya yürürken yerde birşey görüyor ve onunla oyalanıyor ve bu arada sürekli ilgisiz konularda sorular soruyor. Ne’den ilgisiz sorular bunlar? Gerçeklikten. Bizim için o an tek bir gerçek var: Bir an önce iş yerine ulaşmalıyız yoksa başımız belaya girebilir. Oysa Bulut’un böyle bir kaygısı yok; acele etmesi gerektiğini kavrayamıyor. Biz onu bir yana çekiştiriyoruz, kendi gerçekliği ise bir başka yana. Ve kavga çıkıyor, kıyamet kopuyor. İçinde yaşadığımız gerçeklik çok da meftunu olduğumuz birşey değil; bize dayatılan, zorunlu olduğumuz bir gerçeklik. Ama yine de o güzel oğlumuzu içine çekmek için çaba sarfettiğimiz bir gerçeklik bu. Ancak böyle yaparak onu da normalleştireceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda konuştuğum arkadaşlarımdan birisi bırak çocukları, zamane gençlerinde hatta yetişkinlerinde bile gerçeklik kavramının olgunlaşmadığını söylüyor. Kastettiği şimdiki gençlerin akıllarının bir karış havada olduğu, sorumluluklarının, hayatın onlara getirdiği kısıtlamaların farkında olmadığı. Katılmamak elde değil. Tiriti çıkmış bir moruk gibi görünmek istemem ama özel bir üniversitede 11 yıldır çalışan biri olarak, en azından benim içli dışlı olduğum kimi gençlerin bu gerçeklik hissinden gittikçe uzaklaştığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Şöyle bir örnek vereyim: Geçen yıl sınıfımda üç öğrenci dikkatimi çekti. Bu öğrenciler devamsızlık haklarını dönemin başında kullandıkları için dönem ortasından sonuna kadar hiç bir dersi kaçırmadılar. Derslerimin eğlenceli olduğunu düşünürüm; elbette tamamen yanılıyor da olabilirim. Bu üç kişi yağmur çamur demeden bütün derslere geldiler. Ben onlara söz vermedikçe hiçbir tartışmaya katılmadılar, hiçbir soru sormadılar, hiç bir ödevi yapmadılar. Oysa ki benim dersimde geçip kalma yüzde yetmiş oranında bu ödevlere bağlıdır. Ve üniversitede geçme notu yetmiştir. Yani ödevleri yapmayan birisinin allame-i cihan da olsa geçme şansı yoktur. Basit matemetik işlemleri bunu açıkça göstermektedir. Ama bu üç öğrenci derslere gelmeye devam ettiler. Kimi zaman yakalarına yapışıp, “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ödevlerin hiçbirini yapmadınız, dönem sonunda yüzde yirmilik bir finale girerek geçemezsiniz? Çoktan kaldığınızın farkında değil misiniz” demek istedim. Bir süre sonra beni bir süphe aldı: Yoksa bu çocukların gizli bir planı mı vardı? Çoktan kalmış olduklarını anlamış olmamaları imkansızdı, demek ki gizli bir panları vardı. Acaba son anda ortaya çıkıp “Hocam, bizi geçireceksiniz, yoksa ....” deyip eski zamanlarda çekilmiş uygunsuz fotoğraflar mı çıkaracaklardı ortaya? Ellerinde bir ses kaydı ya da video görüntüsü mü vardı? Kendimi yokladım; geçmişime gittim ve hayatımın hiç bir döneminde, bugün bana karşı kullanılabilecek yeterince ilginç birşey bulamayacaklarına karar verdim. Merakla son derse kadar bekledim ve hiçbir şey olmadı. Bütün yıl boyunca sürdürdükleri sessizlikleriyle veda ettiler dersime. Şimdi dersi tekrar alıyorlar ve benimle yaşadıkları tecrübe onların gerçeklik hislerine katkıda bulundu mu merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut’a gelirsek, benim güzel oğlum gerçeklik kavramıyla yüzleşmeye başladı. Bir zamanlar evde “ben kaplanım” diye dolaşıyordu. Sonra Örümcek Adam oldu, hopladı zıpladı mobilyalara tırmandı. Derken hayatına başka süper kahramanlar da girince duruma müdahele ettik. Aslında tek bir korkumuz vardı: Haberlerde duyduğumuz, kendini Pikaçu sanıp balkondan aşağı atlayan çocuk gibi bir boş anımızda, bir nara atarak kendini boşluğa bırakması (Bir süre pencere bile açmadık). Defeaten kendisine gerçek hayatta süper kahraman diye birşeyin olmadığını söyledik. O da ikna olmuş göründü. Sonra cümlelerimizde geçen herşeyin gerçek hayatta olup olmadığını sormaya başladı: Gerçek hayatta kaplan var mı? Gerçek hayatta aydede var mı? Gerçek hayatta kamyon var mı? Gerçek hayatta mamut var mı? Şimdilerde bu soruları daha az soruyor. Kategoriler yerlerine tam oturmadıysa da, gerçeklik kavramı bazen keyfi, bazen de beyefendinin keyfine göre düzenleniyor olsa da, artık bazı şeylerin sadece filmlerde, bazı şeylerinse gerçek hayatta olduğunu biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son gerçek hayatta hırsız diye birşeyin var olduğunu öğrendi. Evde olmadığım bir akşam Emek’le yakınlardaki bir alışveriş merkezinde önce oyuncakçıya, sonra kitapçıya uğrayıp bir kitap almışlar Bulut’a. Yemek yemişler ve alış veriş merkezinden tam çıkarlarken Emek kitabı yemek masasında bıraktıklarını farketmiş. Durumu Bulut’a bildirip onu yemek yedikleri yere doğru çekiştirmeye başlamış. Bulut yine oyun gerçekliğinde olduğu için, sallanıyor, oyalanıyor sağda solda gördüklerine takılıyormuş. Emek “Bulut, hadi çabuk olalım, bak yoksa birisi alır kitabını” deyince, Bulut bir an duraklamış, “Gerçek hayatta hırsız var mı?” diye sormuş. Evet cevabını alınca da menzile doğru hızla koşmaya başlamış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu konudaki en çarpıcı şey Bulut’un hayali ailesiyle ilgili bir gelişme. Bilmeyenler için tekrar yazayım Bulut’un yaklaşık üç yıldır hayali bir ailesi var. Anne Ayşe ve baba Falit’e zamanla dedeler, abiler ve ablalar da katılmıştı. İki hafta önce Bulut ve Emek bir dükkana girerken Bulut yol üzerindeki bir arabayı gösterip “Bak, bu Falit’in arabası” demiş. Emek hemen “Aa, belki Falit de bu dükkandadır, hadi gidip onu bulalım” demiş. Bulut aniden parlamış ve “gerçek hayatta Falit diye birinin olmadığını biliyorsun” demiş. Emek, “Ama oğlum, sen hep anlattığın için biz Falit’i gerçek sandık” diye itiraz edecek olmuş. Bulut hemen hikayeyi değiştirmiş: “Gerçekti ama Falit savaşa gitti ve orada öldü.” “Peki, Ayşe nerede şimdi?” “O da savaşa gitti, o da öldü.” “Çocuklar?” “Onlar da...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Hikayeyi bildiğim için daha sonra ben de konuyu açtım ve yine aynı cevabı aldım ama Falit hala zaman zaman hortluyor. Bulut, Falit’i tam olarak öldüremiyor, gerçek dünyada var olmayı tam olarak kabul edemiyor. Ama gerçekliğe geçişin bir aşaması olan gelecek planları yapıyor Bulut: benim oğlum büyüyünce fabrikada çalışacakmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut ilkokula gitmek istemiyor çünkü ilkokul öğrencilerinin okula tek başlarına gittiğine dair bir saplantısı var ve benim canım oğlum okul yolunu tek başına bulamayacağını düşünüyor. Bu yüzden de anaokulundan sonra bir fabrikada çalışmaya karar vermiş. Emek’le yaptıkları bir konuşmada bunu açıkça dile getirmiş. Konuşma nasıl başlamış tam bilmiyorum ama şöyle gelişmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Ben ilkokula gitmiycem.&lt;br /&gt;-         (Merakla) Niye oğlum.&lt;br /&gt;-         (Ağlamaklı bir sesle) Ben nasıl gidicem kendi başıma, yolları bilmiyorum.&lt;br /&gt;-         Biz seni götüreceğiz oğlum.&lt;br /&gt;-         Zaten büyüyünce arabayı da ben kullanıcam.&lt;br /&gt;-         İyi ya işte oğlum, kullanırsın arabayı büyüyünce.&lt;br /&gt;-         (Ağlamaklı bir sesle) Ama ben yolları bilmiyorum.&lt;br /&gt;-         Babanla ben senin yanına otururuz....&lt;br /&gt;-         (Kızgınlıkla) Önde bir kişilik yer var.&lt;br /&gt;-         Birimiz öne, birimiz de arkaya otururz, sana sağa git, sola git, deriz.&lt;br /&gt;-         (Yılgınlıkla ve ağlamaklı bir sesle) Ben sağımı solumu da bilmiyorum. Okula nasıl gidicem?&lt;br /&gt;-         O zaman oğlum sen anaokulunu bitirince çalışmaya başlarsın.&lt;br /&gt;-         (Sevinçle) Tamam. Ben fabrikada çalışırım.&lt;br /&gt;-         ......&lt;br /&gt;-         Fabrika yakın mı?&lt;br /&gt;-         Yakın oğlum, hemen evin yanında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum büyüyünce, yani anakolunu bitirince, fabrikada çalışacak. Üniversite sınavı gibi dertleri olmayacak. Üstelik de aile bütçesine katkıda bulunacak. Bir baba olarak başka ne isteyebilirim ki? Hayırlısıyla bir de askerliğini çıkarsa aradan, çünkü gerçek hayatta askerlik diye birşey var.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-116584365072843973?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/116584365072843973/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=116584365072843973' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/116584365072843973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/116584365072843973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/12/gerei-kabullenme.html' title='Gerçeği kabullenme'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-115996740721613885</id><published>2006-10-04T06:08:00.000-07:00</published><updated>2006-10-04T06:10:07.470-07:00</updated><title type='text'>Bulut Diyalogları 5</title><content type='html'>Vakit bir hayli ilerlemiş. Saat 10:30 ve Bulut yatak odasına gitmek üzeredir.&lt;br /&gt;Bulut: Anne çok heyecanlıyım.&lt;br /&gt;Emek: Niye oğlum?&lt;br /&gt;Bulut: Uyuyacağım için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut’la hayvan resimlerine bakıyoruz&lt;br /&gt;Şenol: Bulut, bak bu engerek yılanı, bu kral çita, bu Amerikan Timsahı....&lt;br /&gt;Bulut: Baba, hayvanların soyadı mı var?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-115996740721613885?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/115996740721613885/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=115996740721613885' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115996740721613885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115996740721613885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/10/bulut-diyaloglar-5.html' title='Bulut Diyalogları 5'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-115996724670210576</id><published>2006-10-04T06:06:00.000-07:00</published><updated>2006-10-04T06:07:27.796-07:00</updated><title type='text'>SAFLIĞIM BENİM</title><content type='html'>Burada, Bilkent Üniversitesi’nde acılar içinde bir hayat yaşıyoruz. Her haftaya bir kayıp haberiyle başlıyorum. Her hafta bir öğrencimin yakın bir akrabası ya da tanıdığı ölüyor. En çok dedeler, babaanneler ya da anneaneler ölüyor. Ya da “hocam, en yakın arkadaşımın dedesi” ölüyor. Dolayısıyla zavallı öğrencilerim ya ödevlerini yapmamış ya da bir sınav kaçırmış oluyorlar. Böyle bir durumda öne sürülen, önüme getirilen sebebin yalan olduğundan emin olsam bile karşımdakinin gözlerinin içine bakıp “Yalan söylüyorsun” diyemiyorum. Durum oldukça dokunaklı, dikkatle yaklaşılmasını gerektiriyor çünkü binde bir de olsa acı bir haberle gelen öğrencimin gerçekten yasta olma ihtimali var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden, yani meslekteki ilk yıllarımda daha saftım. Öğrencilerimin beni gerçekten sevdiklerini, anneannelerin ve dedelerin sıraya girmişçesine peşpeşe öldüklerini, öğrencilerimin kopya çekme girişimleriyle bana ihanet ettiklerini, kişiliğime, şahsıma saldırdıklarını sanırdım. Oysa kediyi kedi olduğu için suçlayamazsınız. Kedi fareyi, köpek kediyi kovalayacaktır. Öğretmenler de öğrencileri. Yakalanan yakalayanı suçlayamaz; kaçanı da kovalayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle saflıklarım vardır benim. Bazan bunun iyi birşey olduğunu düşünürüm. Şu çocuksu taraflarını korumakla ilgili romantik saçmalıklara zaman zaman ben de kapılırım. Ama işin bir de kötü tarafı var. Reklamlarda, burundaki siyah noktaları yok eden bir ürün çıktığını duyunca, “Aaa, siyah noktalara çare bulunmuş” diye düşünürüm. Reklamın büyük bir yalan olduğu hiç düşünmem, alttan hızla geçen, minik harflerle yazılan cümlede, aslında bu ürünün sadece 23 kişide test edildiğinin ve ürünün siyah noktaların yok edilmesine “yardımcı” olduğunun belirtildiği hiç aklıma gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın Şişli belediye Başkanı Gülay Aslıtürk yolsuzlukla suçlandığı zaman, bir TV programına katılıp elini kolunu sallaya sallaya, gözlerini belerte belerte “Veremeyeceğim hesap yok. Çiğ tavuk yemeyenin karnı ağrımaz!” demişti. İki gün sonra da arkasında bir çok suçlama bırakarak İngiltere’ye kaçmıştı. Bana ne oluyorsa, kendimi çok aldatılmış hissetmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle erdem timsali falan değilim de, bir insanın bu kadar inançla, bu kadar fütürsuzca yalan söyleyebilmesi beni çok sarsmıştı, hala da sarsıyor. Bence yalan geçiştirmelerle, dolaylı cevaplarla söylenmeli. Bu direkt, kötü niyetle yalan söylemekten çok daha “erdemli” bir yol. Üç yıl aradan sonra tekrar sigaraya başladığımda bir süre gizli gizli sürdürdüm ilişkimi. Bir gün karım sigara kokusu alıp “Sen sigara mı içtin?” dediğinde, “Sigara  mı? (-zaman kazanma manevrası) O da nereden çıktı?” (-dolaylı cevap, soruyla ve karşıdaki insanla hesaplaşmadan kaçış ve yalanı erteleme) demiştim. Gülay Aslıtürk olsa karımın gözünün içine bakarak “çiğ sigara içmeyenin burnu tütmez, aksini söyleyen şerefsizdir” diye cevap verirdi herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni olaydan çok daha sonra çarpan bir saflık/salaklık hikayesi de,  yıllar önce Hasan Pulur’un okuduğum bir yazısına dayanıyor. Yazıda şöyle bir anekdot vardı: Japonya’da iş çıkışı saatinde Japon bir kız metroda oturmaktadır. Bir süre sonra yanındaki adam uyuyakalır ve adamın başı kızın omuzuna düşer. Kız adamı uyandırmak için hiç birşey yapmaz. Bu da metrodaki diğer yolcuların dikkatini çeker. “Nasıl bir genç kız tanımadığı bir adamın omuzunda uyumasına izin verir”, “Ahlak sükut etmiş” Gençlik dejenere olmuş” minvalinde birşeyler söylemeye başlarlar. Kız daha sonra, belki de adam uyanıp, durağında indikten sonra “Omuzumda uyuyan adamı tanımıyorum ama onun yorucu bir gün geçirdiğini, uykusuz olduğunu biliyorum. Benim insani görevim, zor durumdaki bu adama yardım etmektir” gibi birşeyler söyler. Herkes yaptığından utanır, erdem bir kez daha galip gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu okuduğum uyduruk yazı nedense çocukluk benliğimde çok yer etmiş-belki hiç Kemalettin Tuğcu  okumadığımdan didaktik duygusallığa ihtiyacım vardı. Yıllar sonra, 19-20 yaşlarımdayken benzer birşey geldi başıma. Otobüste yanımda oturan adam uyuya kaldı ve bir süre sonra başı omuzuma düştü. Önce rahatsız oldum. Sonra aklıma metrodaki Japon kız hikayesi geldi ve tıpkı o yolcular gibi kendimden utandım. Hiç kıpırdamadan önüme bakmaya devam ettim. Adam bir süre sonra uyandı ve çok utandı. Ben adamı rahatlatmak için ve temel bir erdemi savunmak için “Rahatsız olmayın, yatın yatın, rahat olun” dedim. Adamın şaşkınlığı geçti ve bana şüpheli şüpheli bakmaya başladı. Niyetimle ilgili kimbilir neler geçmiştir aklından.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-115996724670210576?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/115996724670210576/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=115996724670210576' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115996724670210576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115996724670210576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/10/safliim-benim.html' title='SAFLIĞIM BENİM'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-115936247666155083</id><published>2006-09-27T06:06:00.000-07:00</published><updated>2006-09-27T06:07:56.800-07:00</updated><title type='text'>Yaşanmış Türk Halk Hikayeleri</title><content type='html'>a.&lt;br /&gt;İstanbul’da yatılı bir okulun yatakhanesinde beş-on oğlan çocuğu büyük bir hayret ve merakla, bir pencerenin önünde toplanmış, dışarıya, gecenin karanlığına bakıyorlar. Gökyüzünde ışıklar saçan bir UFO vardır. Hikayeyi bana anlatan arkadaşıma bakılırsa gökyüzünde gerçekten de bir UFO varmış; daha doğrusu parlak bir ışık topu. Bu sırada hikayeyle pek de ilgilenmeyen çocuklardan biri, sıkkın sıkkın diğer pencereden bakarken, birden “Göt, göt!” diye bağırır. Karşı apartmanda dünyadan habersiz, banyodan çırıl çıplak çıkmış bir adam giyinmeye başlamıştır. Heyecanla UFO’yu seyreden çocuklar bir çırpıda pencere değiştirip banyodan çıkan adamı dikizlemeye başlarlar. UFO akıllardan çıkar gider. Sonra ne oldu diye sordum arkadaşıma ama hatırlamıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b.&lt;br /&gt;Kalp krizi geçirip hastanede bir süre yattıktan sonra taburcu edilen bizim oralı bir adamın hikayesidir bu. Adam gelir kurulur yatağına. Sağ olsunlar bakanı, seveni, ziyaretine geleni de eksik olmaz. İşte bu gelenlerden biri vedalaşıp evden çıkar ama bir kaç dakika sonra geri döner. Arabanın aküsü bitmiş; ittirip, vurdurup çalıştırmak gerekmektedir. İki arkadaş arabanın başına giderler; araba sahibi adama direksiyona geçmesini söyleyince, bizimkisi “Ne demek,” der “kırk yılda bir ziyaretime gelmişsin, bir de sana araba mı ittirecem”. Arkadaşı ısrar etse de bizimkisi Nuh der peygamber demez, itmeye başlar arabayı. O sırada ikinci bir kriz gelir. Üstelik adamı hastaneye yetiştirecek bir araç da yoktur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-115936247666155083?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/115936247666155083/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=115936247666155083' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115936247666155083'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115936247666155083'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/09/yaanm-trk-halk-hikayeleri.html' title='Yaşanmış Türk Halk Hikayeleri'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-115934851073772621</id><published>2006-09-27T02:11:00.000-07:00</published><updated>2006-09-27T05:58:39.976-07:00</updated><title type='text'>Sıcak Ekmek</title><content type='html'>En son ne zaman sıcak ekmek yediniz? Ama öyle tost makinesinde ısıtılmış, mini fırında kururtulmuşundan değil. Üzerinde piştiği fırının sıcaklığı olan ekmekten bahsediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben geçen hafta neredeyse yiyordum. Gittiğim süpermarkette acele etmeden, aylak aylak alış veriş yapıyordum. Sonra aklıma ekmek almak geldi ve unlu mamüller bölümüne yollandım. Elime aldığım ekmeğin sıcak olduğunu görünce, birden ekmeğe tereyağ sürüp yemek geldi içimden. Alış verişi hemen hızlandırdım. Reyonların arasından neredeyse koşarak geçtim; koştukça ağzım sulandı. Çocukken yediğim tereyağlı ekmekler geldi aklıma, ağzım sulandı ben hızlandım, ben hızlandım ağzım sulandı. Kasaya giderken sepetimdekilerin çoğunu bırakıp ekspres kasaya gitmek geldi aklıma. En yakındaki standdan sola dönüp acil ihtiyacım olmayanları rastgele bir yere bıraktım. Sonra hızla expres kasaya seyirttim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman acelem olsa gidip ya en kalabalık kasayı ya da en beceriksiz kasiyeri bulurum. Bunu düşünecek zamanım yok, zaten diğer ekspres kasa marketin taa diğer ucunda. Hem bu kasa arabayı park ettiğim yere daha yakın. Çabucak iç hesaplaşmayı bitirip, birkaç kişiyi alış veriş arabamla sıkıştırarak kasaya yöneldim. Bir yandan işini hızlı yapsın diye imalı imalı kasiyere baktım, bir yandan da kasiyerin bir kişinin işini bitirme süresini tartıp, kaç dakika sonra arabada olabileceğimi hesapladım. O derece sabırsızlandım ki alış veriş arabamı olduğum yerde kısa hareketlerle ileri geri sürüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın kaderi kolay değişmez. Kasiyer yine yavaştı, belki de işe yeni başlamıştı ya da stajyerdi. Bunları önemli olduğu için söylemiyorum. Önemli olan ekmeğin hala sıcak olmasıydı. Bir bebeğin ateşini ölçer gibi arada bir elim ekmeğe uzanıyordu. Cüzdanımı hatta elimdekilerin tahmini tutarına yakın bir miktar nakiti elimde hazır tutuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda kendimi arabada buldum ve hızla sürmeye başladım. Akşamın ileri saatleriydi ve neyseki trafik yoktu. Ama yine de hiç acelesi olmadığı için ya da sadece yaşlılıktan yavaş yavaş gidenlere kornalar çalarak, uygunsuz yerlerde sollamalar yaparak, hiç yapmadığım kadar hızlı ve gözü kara sürerek arabamı eve yaklaşıyordum. Işıkta beklemek çok azap veriyordu çünkü geçen her saniye de ekmek biraz daha soğuyordu. Üstelik alış veriş torbası bağajda olduğu için yavrumun ateşini de ölçemiyordum. Eve yaklaştıkça tediriginliğim arttı. Eve yaklaştıkça kırmızı ışıklarda durmamaya başladım. Yola baktım boşsa geçtim. Daha önce hiç böyle birşey yapmamıştım çünkü işin ucunda alış veriş torbasında soğumuş, cansız bir ceset bulmak da vardı. Apartmanın park yerine iki giriş var. Hangisine yönelsem diye düşünürken az kalsın bisikletli bir çocuğa çarpacaktım. Park ettiğimde çizginin dışında kalmıştım ama şimdi bununla ilgilenemem. Gerekirse tereyağlı ekmeğimi yedikten sonra gelir düzeltirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bagajdan torbamı aldım. Ekmek soğumuşsa o an bütün keyfim kaçacaktı. Ben de işin en azından keyfini uzatmak için ekmeği kontrol etmedim, hızla asansöre yöneldim. O an keşke marketten tereyağ da alsaydım diye düşündüm. O zaman ekmeği arabada yiyebilirdim. Ekmeğin uç kısmından büyükçe bir parça koparır, parçayı boydan boya yarardım. Tereyağ paketinin yarısını açar, kapalıkalan tarafından tutarak, ekemeğin bütün içi yüzü boyunca yukarı aşağı, yukarı aşağı sürerdim. En az 15 dakika kazanırdım, bir sürü de risk almak zorunda kalmazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman görecelidir. Asansörde geçen zaman her zamankinden daha uzun sürdü. Ayakkabılarımı çıkarmadan mutfağa gittim, buzdolabını açtım, çekmeceden bıçağı çıkardım. Neden bilmem aklıma Matriks filmi geldi. Ekmeği almak için torbaya uzandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmek soğumuştu. Tereyağı buzdolabına geri koydum. Kızamayacak, küfür edemeyecek kadar keyifsizdim. Hem zaten kime küfür edecektim ki? Telefon edip bir kıymalı pide sipariş ettim. Evde kola vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta neredeyse sıcak ekmek yiyecektim. Yiyemedim. İşte böyle oldu. Aslında tam böyle olmadı. Şöyle oldu: alış verişimi hızla bitirdim. Boş bir kasadan çabucak geçtim, arabamı buldum. Kırmızı ışıkta geçmedim, kimseyi sıkıştırmadım. Her zamanki gibi temkinli, uslu sürdüm arabamı. Asansörde sabırsızlandığım doğru ama eve vardığımda ekmek ne sıcaktı ne de soğuk. Ilık ekmeğe yağı sürüp yedim. Hiç de olağanüstü bir şey değildi yani. Çocukken yediğim sıcak ekmeklerin yanına bile yaklaşamıyordu. İlk dilimden sonrakileri bir görev duygusuyla, sadece doymak için yedim. Pide falan da istemedim yani. Evde kola da yoktu. İşin doğrusu bu ama yazılacak, anlatılacak birşey olamayacak kadar sıradan bir şey değil mi bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan yaşadığı tatminsizliğin bile biraz kayda değer olmasını ister di mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-115934851073772621?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/115934851073772621/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=115934851073772621' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115934851073772621'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/115934851073772621'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/09/scak-ekmek.html' title='Sıcak Ekmek'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114984133487867478</id><published>2006-06-09T01:20:00.000-07:00</published><updated>2006-06-09T01:32:56.096-07:00</updated><title type='text'>Futboldan Anladığım</title><content type='html'>Bir kaç hafta önce Galatasaraylıların şampiyonluğu kutlamaya başladığı gün sınıfa girdiğimde futbol konuşuluyordu. Bu yüzden bir öğrencim “Hocam siz de mi şeysiniz?” dediğinde, Fenerbahçeli olmaktan bahsettiğini anladım, ve “Ben hiç birşey değilim” dedim. Çocuklar dönemin son sınavına girecekti ama sınav sırasında bile hala futboldan bahsediyorlardı. Sonraki sabah birlikte son dersimizi yaptığım sınıfta, final sınavıyla ilgili hayati bir konu anlatırken bir öğrencinin önündeki kağıda Beşiktaş amblemi çizmiş ve Pascal Nouma ve Team Spirit yazmış olduğunu gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi düşünüyorum da ben gerçekten de hiç birşey değilim. Futbol çılgınlığına bir uzaylı gibi bakıyorum. Ama imrenmiyor değil doğrusu. Bu erkeklerin askerlik muhabbeti gibi her türden, her sınıftan insanı kaynaştıran bir konu ve böyle bir konunun rahatlığını, sıcaklığını ben de yaşamak istiyorum bazan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama mümkün olmuyor. Galiba çok geç kaldım insanlarla aramda hayati bir bağ oluşturabilecek böyle bir konuyla ilgilenmek için. Çocukken bütün kardeşlerim Beşiktaşlı’ydı, ben de bir süre Beşiktaşlı olmuştum. O zamanlar Feyyaz, Sarı Fırtına Metin, Atom Karınca Rıza (umarım doğru hatırlıyorumdur) gibi adamlar oynuyordu. Hatta nereden bulduysak bir çıkartma kitabımız bile olmuştu. Fikstür ne demek o zaman öğrenmiştim. Daha eskilerin sağ haf, sol bek gibi terimlerini biliyorum ama bir yerde, bir zaman futboldan da futbol jargonundan da tamamen kopmuşum. Şu günlerde “kademe” ne demek, kademeden nasıl yükserilir anlamaya çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde, yaklaşık 10 yıl kadar önce, sebat etmiş televizyonda iki hakemin tartışmasını 30 dakika boyunca dinlemiştim. Gerçek bir merekla dinlemiş ve olabildiğince zihin berraklığıyla anlamaya çalışmıştım. 30. dakikada tüm ciddiyeti kaybettim. Anıra anıra gülmeye başladım. Yarım saat bir şeyi dinleyip de hiç birşey anlamamak çok komik gelmişti bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de Zeynep gibi anlamıyorum bu futbol çılgınlığını. Eskiden bu fenomeni işşsizlerin işi, umutsuzların meşgalesi, yarım akıllıların saplantısı gibi görürdüm. Sonra fark ettim ki hayatımı gözü kapalı ellerine teslim edeceğim kadar güvendiğim ve sevdiğim insanlar futbolu çılgınca seviyorlar ve hiç de yarım akıllı değiller. Ama yine de hem futbolcuların hem de futbol yöneticilerinin zeka yaşıyla ilgili çok spekülasyon yapıldığını hatırlatmak isterim. Bu konudaki anekdotlar benim gibi ilgisiz birine bile ulaştı. Birkaçını hatırlatabilir miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki sadece bir yakıştırmadır ama Trabzonlu bir futbolcunun yarım bıraktığı bulmaca ele geçirilmiş. Sorular ve verdiği bazı cevaplardan hatırladıklarım: Bir bağlaç: İp, On bir ayın Sultanı: TürkanŞ (Türkan Şoray’ın Ramazan karelerine sığmış hali).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir arkadaşım Televole sadece futbol magazini programıyken izlediği bir bölümde şunu görmüş: Futbolculara, “futbolcu olmasanız ne olurdunuz?” sorusunu sormuşlar ve genelde alınan cevaplar doktor, avukat, mühendis olmuş. Buraya kadar normal görünüyor. Arkadaşım şu noktaya dikktimi çekti: verilen cevaplar beş yaşındaki çocukların verdiği cevaplarla birebir örtüşüyor. Arkadaşım bundan futbolcuların zeka yaşıyla ilgili sonuçlar çıkarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç yıl önce Tan Sağtürk’ün başlattığı “gay” tartışması vardı. Sağtürk bir muhabirin baletlerin çoğunun gay olduğu iması üzerine, gayliğin herhangi bir meslekle bağlantısı olmadığını, örneğin futbolcular arasında ne kadar gay varsa baletler arasında da o kadar gay olduğunu söylemişti. Futbolcular hemen konunun üzerine atlamış ve yaptıkları yorumlar şu ana kadar yazdıklarıma rahmet okutmuştu. Keşke ayrıntıları hatırlayabilseydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak geçen hafta karımın bana gösterdiği, 2 Haziran 2006’da Radikal’de yayınlanan bir haberden alıntı yapayım. Mersin Beşiktaşlılar Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören konuşmasını şöyle bitirir: “Beşiktaş, birlik ve beraberlik içinde olursa aşamayacağı hiçbir engel yok. Sizlerle beraber bütün engelleri aşacağız. O kadar büyük bir külübüz ki erişemedikleri için bizi aşağıda göstermek, kötü göstermek istiyorlar, ama &lt;strong&gt;benim tek bir lafım var, tek Cumhuriyet Türkiye, tek büyük Beşiktaş&lt;/strong&gt;” (vurgu bana ait ama eminim Demirören de konuşmasının burasında çoşup biraz vurgu yapmıştır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi elbette “aslolan futboldur, oyundur”, oyuncular araçtır diyenler olacaktır; zeki, duyarlı futbolcuların olduğu öne sürülecektir. Her meslek grubunda yeterince, hatta yeterinden fazla gerzek olduğu hatırlatılacaktır bana. Muhtemelem haklılar. Referanslarım geçen yüzyıla ait olacak ama Beşiktaşlı Feyyaz’ın lakabının Kibar Feyzo olduğunu, Karınca Ezmez Şevki diye bir futbolcudan bahsedildiğini hatırlıyorum. Yakından tanıdığım karikatür camiasında pek çok yarım akıllı olduğunun da farkındayım ama sanki genele bakıp, futbolu karikatürle karşılaştırırsak, ya da tıpla, ya da eğitimle, teşbihte hata yaparız gibi geliyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, önümüze bakacağız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114984133487867478?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114984133487867478/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114984133487867478' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114984133487867478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114984133487867478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/06/futboldan-anladm.html' title='Futboldan Anladığım'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114976991219090052</id><published>2006-06-08T05:27:00.000-07:00</published><updated>2006-06-08T05:31:52.426-07:00</updated><title type='text'>Bulut Resimleri: Kambur Balina ve Pilot (?) Balina</title><content type='html'>Bulut'un bir kaç ay önce yaptığı balina resimleri: Kambur Balina ve her ne demekse Pilot Balina&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20Pilot%20Balina.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Bulut%20Kambur%20Balina.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20Kambur%20Balina.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114976991219090052?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114976991219090052/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114976991219090052' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114976991219090052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114976991219090052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/06/bulut-resimleri-kambur-balina-ve-pilot.html' title='Bulut Resimleri: Kambur Balina ve Pilot (?) Balina'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114968357045976539</id><published>2006-06-07T05:31:00.000-07:00</published><updated>2006-06-07T05:32:50.790-07:00</updated><title type='text'>Bulut Diyalogları 4</title><content type='html'>Bulut Diyalogları 4&lt;br /&gt;Ben: Bulut, benim en çok sevdiğim insanlar kim, biliyor musun?&lt;br /&gt;Bulut: Kim?&lt;br /&gt;Ben: Bulut, Emek, Nihan, Fahri,.... Senin en sevdiğin insanlar kim?&lt;br /&gt;Bulut: KENDİM, eee...  Emek, sen, Nihan. Fahri . . . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabada eve gidiyoruz gene. Bir kavşakta tam diğer yola çıkarken karşı kaldırımda bir kedi görüyoruz. Ben daha “Bulut, bak kedi ...” demeden Bulut atlıyor: “Baba, kediye basma tamam mı?” “Neden oğlum?” “Kedi pis olabilir çünkü...” Bir kaç gün sonra da güvercinler vardı yolda. “Baba güvercinlere basma oldu mu?” “Tamam olum basmam”. “Basarsan haber ver tamam mı?” “Veririm oğlum”. “Çünkü basarsan güvercin annesine Şenol amca üstüme bastı diyebilir” “Evet oğlum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamışsınızdır, kediye basma, kediyi ezme demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine arabada gidiyoruz. Bulut ve Emek arkadalar. Konuşurlarken Bulut’un yüz ifadelerini göremediğim için çok şey kaçırıyorum aslında. Durduk yere başlıyor:&lt;br /&gt;-Anne Atatürk öldü, di mi?&lt;br /&gt;-Evet oğlum, öldü.&lt;br /&gt;-Ama kalbimizde, dimi?&lt;br /&gt;-Evet oğlum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek:Bulut seni çok seviyorum, o yüzden de çok öpmek istiyorum.&lt;br /&gt;Bulut: On kere mi öpmek istiyorsun?&lt;br /&gt;Emek: Hayır, daha çok...&lt;br /&gt;Bulut: İki metre mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek: Bulut bak, kendime yeni çanta aldım?&lt;br /&gt;Bulut: Adı ne?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114968357045976539?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114968357045976539/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114968357045976539' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114968357045976539'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114968357045976539'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/06/bulut-diyaloglar-4.html' title='Bulut Diyalogları 4'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114968309522408766</id><published>2006-06-07T05:24:00.000-07:00</published><updated>2006-06-08T04:51:29.823-07:00</updated><title type='text'>Yine Bulut</title><content type='html'>Yine Bulut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her geçen gün bana daha çok benziyor bu çocuk. Bulut’a bakıyorum, bakıyorum ve şöyle diyorum: Bu çocuk tam benim gibi olacak: Ana kuzusu, muhallebi çocuğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyefendi kendisini Örümcek Adam sanıyor. Evde yataktan aşağı atlıyor, koltuğa tırmanıyor, her türlü yükseltiden aşağı bırakıyor kendini. Yükselti bulamazsa ye benim göbeğime çıkıyor, ya Emek’in beline. Ve hooopp, atıyor kendini aşağıya. Ama merdivenden inerken elini tutturuyor, parkta kaydıraktan korkuyor. Sinek ve kelebek dahil böceklerden tırsıyor. Dün üç yaşındaki bir çocuk üstüne yürüdü diye bağırış çağırış kucağıma sığındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bize davranışı evdeki gibi. İş bizimle kavga etmeye gelince tam bir cengaver kesiliyor. Daha önceleri buna biraz sert çıkıp bağırıp çağırdık. İşe yaramadı: Bize dönüp “Bana böyle şeyler söyleyemezsin, siz bana kızamazsınız” diye kesip attı. Hatta bir keresinde “Kötü baba. Bok, acı” diye bitirdi kavgayı. Böylece bildiği bütün olumsuz tanımları kullanmış oldu üstümde. Bir süre sonra sertlikten vaz geçtik çünkü kaybeden hep biz olduk. Geçenlerde kaybedeceğini bile bile girdiği bir kavganın sonunda Emek pes etti ve bir köşede surat asmaya başladı. Benim hassa oğlum gerilimi şöyle sürdürdü: “Anne sen bana öyle bakamazsın”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davranışlarımızı düzelti çocuk, şimdi bakışlarımızı düzeltiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114968309522408766?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114968309522408766/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114968309522408766' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114968309522408766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114968309522408766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/06/yine-bulut.html' title='Yine Bulut'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114968288493300363</id><published>2006-06-07T05:20:00.000-07:00</published><updated>2006-06-07T05:21:56.236-07:00</updated><title type='text'>Uykumu Açıyorum</title><content type='html'>Bir kaç haftadır uyumam 2’yi buluyor. Doktora tezimi yazmaya başladım ve bunu yapmanın tek yolu da uyku saatlerimi azaltmak. Ama günün yorgunluğundan sonra saat 1 gibi bir uyku bastırıyor ki sormayın. Kahve üstüne kahve ve arada gözlerim kapanırken televizyona bir göz atmak uykumu açabiliyor. Dün sonunda televizyonda neyin uykumu açacağını buldum: Eurosport ve Fight Clup.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güzide kanal mevsimine göre buz pateni yarışmaları, tenis maçları, hatta briç karşılaşmaları gibi şeyler yayınlıyor. Boks, kick-boks gibi şeyler de gördüm ve dün fark ettim ki bu programlar gece yarısından sonra yayınlanıyor, tıpkı bir zamanlar Türk kanallarında da gördüğümüz erotik filmler gibi. Dün gördüğüm şey uykumu açmaya birebir. Şiddet sporları yayınlayan Fight Clup diye bir program bu. Boks, kick boks, judo ve güreş görmüştüm de Shooto diye bir spor var ki insanın yani benim kanımı donduruyor. Bütün bu ring sporlarının karışımı olan Shooto’da sporcuların (?) bir elinde karşısındakine daha etkin darbeler indirmelerini sağlayan boks eldiveni, diğerinde ise sporcunun karşısındakini tutmasına olanak veren yarı esnek, ön kısmı sert bir malzemeyle doldurulmuş bir eldiven var. Yumruk atıyorlar, tekme atıyorlar, tek dalıyorlar, çift dalıyorlar, yerlerde yuvarlanıyorlar, alt alta, üstüste boğuşuyorlar, kısaca Allah yarattı demiyorlar, giriyorlar birbirlerine. Mesela iki iri yarı adamı şöyle gözünüzün önüne getirin: birisi altta, diğeri üstte. Üstte olan alttakinin bacaklarının arasında. Alttaki bacaklarını iyice kenetleyerek diğerini hareketsiz bırakmaya çalışıyor. İkisi de kan ter içinde, nefes nefese. Klasik misyoner pozisyonu yani. Üstteki bir eliyle diğerinin kollarını ittiriyor ve diğer eliyle, boks eldivenli eliyle, adamın terli kel kafasına ve yüzüne üst üste yumruklar indiriyor. Sonra da bunu spor diye yayınlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımı donduruyor bu görüntüler, uykum bir anda açılıyor. Uykusuzluk ya da yazmam gereken tezi sorun etmiyorum artık. Yaşam sevinciyle doluyorum. Ne var ki yaşadığım şu haytta diye düşünüyorum, benim hayatım zorsa, ringdeki şu zavallılara ne demeli diyorum. Elin devasa adamlarıyla terli terli sarmaş dolaş olmak zorunda değilim. Kimse elimi kolumu tutup yumruk üstüne yumruk indirmiyor suratıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oh be, diyorum, oh be diyorum ve bilgisayarın başına dönüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114968288493300363?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114968288493300363/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114968288493300363' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114968288493300363'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114968288493300363'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/06/uykumu-ayorum.html' title='Uykumu Açıyorum'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114370872644711537</id><published>2006-03-30T00:44:00.000-08:00</published><updated>2006-03-30T00:54:59.476-08:00</updated><title type='text'>Dostum Fahri Öz</title><content type='html'>Bir keresinde Elvan, o zamanlar sık yaptığımız ev partilerinin birinde sanırım şöyle demişti: "Sizin Fahriyle muhabbetiniz . . . . daha evrensel". Elvan aklına ilk gelen kelimeyi kullanmıştı, en doğru kelimeyi değil. Sonra da açıklamıştı mreamını. İşte onu hatırlamıyorum da bu komik, akla ilk gelen kelimeyi hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fahri de bir süredir blog diyarında ve çok güzel metinler yazıyor &lt;a href="http://oblivionvoice.blogspot.com"&gt;http://oblivionvoice.blogspot.com&lt;/a&gt; . Son yazdığını affına sığınarak ve bütün yayın haklarını kendisinde olduğunu belirterek alıntılıyorum. Sık sık bakın sayfasına, tamam mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün (29 mart 2006) saat 14'e doğru güneş tutuldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benim için yeni birşey değil... çocukluğumda, antalya'da isli camla güneşe bakmışlığım var, hem de kaç kereler. kör olmadım. (gözlük takıyorum, ama bunun isli camla güneşe bakmaktan kaynaklandığını sanmıyorum. nereden bilebilirm ki. annem de babam da gözlük takıyorlar. kalıtsal olmalı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dutların yapraklarını açtığını hatırlıyorum. bu zamanlardı sanırım, ya da yaz günleri. belki de yazdı, çünkü kulakları sağır eden ağustos böceklerinin cırıltısı eşlik ediyor bu anıya. evin önündeki dar çakıl-asfalt karışımı yolda, öğle sıcağında göğe baktığımızı hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün göğe bakıyordum. ellerimi dürbün gibi yapıp semaya çevirmiştim gözlerimi. berrak bir gündü. masmavi bir yaz günü. evin önünde, evden ya da kahveden çöpe atılan çay posalarıyla, sobadan çıkan küllle, bazen de ineklerin gübresiyle beslenen, ufacık tüylü, mayhoş hatta acımsı denebilecek meyveler veren şeftali ağacının yanındaydım.babam yaklaştı. göğe baktığımı anlamıştı. "Ruhun mu sıkıldı! 'Na goduğumun dölü!" deyip basmıştı bana tokadı. babamın bana attığı iki tokattan biridir bu. şimdi gülerek hatırlıyorum. ona hiç kızmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayır ruhum sıkılmamıştı (bilmem sıkılmıştım belki de, ya da okulda derste öğrendiğim bulut türlerini bizzat keşfetmek istemiştim zahir) ama bir ruhum olduğunun bilincine ermiştim o tokat sayesinde. sonra ağlayarak eve, anneme sığınmıştım, ruh denen şeyin nasıl bir şey olduğunu düşünerek...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114370872644711537?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114370872644711537/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114370872644711537' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114370872644711537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114370872644711537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/03/dostum-fahri-z.html' title='Dostum Fahri Öz'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114311302875386441</id><published>2006-03-23T02:54:00.000-08:00</published><updated>2006-03-23T06:22:53.536-08:00</updated><title type='text'>Kayı'nın Kitabı</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Kay??"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Kay%3F%3F%201.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;Kayı’nın Kitabı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Geçen ayın en iyi olayı Kayı’nın kitabı. Yazdan beri bekliyordum, içindeki karikatürlerin neredeyse tamamını görmüştüm ama yine de kitap halinde görmek hoşuma gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek kimsenin haberi yok ama Karikatürcüler Derneği bir kaç yıldır çok önemli bir iş yapıyor ve üst üste karikatür albümü basıyor. Herhalde 30’u bulan bu albümler 80 kuşağı çizerlerini birarada sunması açısından çok önemli. Nasreddin Hoca’nın Torunları başlığıyla basılan bu albümleri bulmak maalesef pek kolay değil. Albümler dağıtıma girmiyor. Şu ana değin sadece DÖSİM (Kültür Bakanlığı Satış Yeri) ve Derneğin İstanbul’daki merkezinde gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kayı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu mesajı okuyorsanız Kayı’yı muhtemelen biliyorsunuzdur. Tanışmamış olsanız bile benim kendisinden sitayişle (ne demek tam bilmiyorum! Bir arkadaşımın pek sevdiği bir ifadeyle “doğru kelime olmayabilir ama aklıma ilk gelen bu”) bahsettiğimi duymuşsunuzdur. Şu anda okumakta olduğunuz mecra her ne kadar samimi ve gayri-resmi olsa da, bu ifadelerle anılmayı hak etse de, kendisi için “Taşşaklı adamdır şerrefsiz!” demeyeceğim. Adam mevki, makam sahibi, toplumda yeri olan birisi. Üstelik terbiyeli adamımdır ben, belki başbaşa kaldığımızda sana söylerim Kayı’cığım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayı’yı severim-bunu yazmam bile abes. Niye sevdiğimi falan yazmak niyetinde değilim. Karikatürcü yönünden de pek bahsetmek istemiyorum. Bunlarla ilgili birşeyleri aşağıda zaten okuyacaksınız. Söylemek istediğim, Kayı’nın kıskandığım, imrendiğim tek karikatürist olduğudur. Bu Kayı’ya mı övgü yoksa kendime mi tam bilmiyorum (=Bilmem kaç yüz yıllık karikatür tarihinde kimseyi sallamıyorum, bir tek Kayı’yı sallıyorum!). Ama işin aslı budur. Çizdiği bazı karikatürlerin imzalarını silip kendi ismimi yazmak ya da onun çizdiğini yırtıp aynı karikatürü tekrar çizmek istemişimdir. Buraya koyduğum karikatürlerin çoğu için hala böyle bir istek duyuyorum. (Bütün bunları burada duyurmasaydım ve Kayı’yı ustruplu bir kazaya kurban etseydim, kim bilir belki de yapardım.)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Kay??"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Kay%3F%3F%202.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu isteğin sebebi elbette bir duygudaşlık. Kayı’nın çizdiklerindeki hüznü ve yabancılaşmayı seviyorum ben. Çizdiklerinin teması/konusu hüzün olmasa bile kompozisyondan, lekelerin ya da çizgilerin kullanımından, payınıza düşen hüznü alıyorsunuz. Aşağıdaki Don Kişot karikatürü işte böyle bir şey. Espiri aslında sevimli, hatta komik. Komik bir balonla kolaylıkla bir mizah dergisinde bile yayınlanabilir ama figürleri iyice arka plana atarak ve tüm anlatımı lekeyle yaparak bu hüzün duygusunu sağlamış Kayı. Pencere Önündeki Adam ve Maskeli Adamlar karikatürleri bence insanın birbirine ve dünyaya olan yabancılığını anlatan en iyi karikatürler. Varoluşun absürdlüğünü bu kadar kolay anlatan karikatürleri keşke ben çizebilseydim. Neyse anlatıp da karikatürlerin havasını bozmayayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayı’nın kitabının önsözünü ben yazdım. Onu da aşağıya koyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Kay%3F%3F%203.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Kayıhan Fırat.&lt;/strong&gt; Yakın arkadaşım. 1969 doğumlu. Rize'de bir yerlerde doğmuş. Hemşin ya da Çamlı Hemşin'de, tam olarak hatırlayamıyorum. Liseyi Anakara’da, Resim Heykel Müzesi'nin arkasındaki lisede okumuş. Galiba iyi bir öğrenci değilmiş. Biz tanıştığımızda ODTÜ Maden Mühendisliği’nde okuyordu. Aslında, biz bir grup tıfıl karikatürist, daha çok ODTÜ Gülmece Topluluğu'nda okuyorduk. Kayı'yı biz orda tanıdık ve hep beraber acayip komik biri olduğuna karar verdik. Sıkı bir argo birikimi vardı. Ne de olsa Cebeci, Dörtyol çocuğu. Bir yandan da Karadenizli... Kısa bir süre sonra hep beraber Kayılar'ın Dörtyol'daki salaş pastanelerine takılmaya başladık. Başlarda utana sıkıla yediğimiz kuru pastaları ve içtiğimiz kolaları, kah geyik muhabbetine kah sanat ve karikatür konularına meze ettik. Aynı muhabbetler entel barlarında ve Paris Cafélerinde de yapılıyordu ama Kayı’nın ergen kilolarının müsebbibi Miki Pastanesi asla onlar kadar ünlü olamadı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1988-1992 yılları arasında ODTÜ'de ona yakın grup sergisi açtık. Trabzon'a ve Sakarya'ya sergi turnesine gittik. Kere dergisini 5 kere çıkarttık. Sonra da kimimiz mezun oldu, adam sayılıp karikatürü bıraktı, kimimiz de varoluşuna bir anlam kazandırmak için çizmeye devam etti. Kayı çizmeye devam ediyor. 1994'de ilk kişisel sergisini açtı. Yarışmalardan da dört-beş tane ödül kazandı. İki ders kitabının illüstrasyonlarını yaptı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Kay??"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Kay%3F%3F%204.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Kay??"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Kay%3F%3F%206%20Detay.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kayı’nın farklı bir mizah anlayışı var. Bir damarı Dörtyol delikanlı camiasından besleniyor, bir diğeri sanat ve edebiyat tarihinden. Her nasılsa Hip Hop’la Doğu Mistisizmi’ni aynı bünyede eritiyor. İyi bir karikatür arşivi var ama daha güzeli, Kayı bütün sahafları dolaşıp resimli ne bulursa alır. Tomi Ungerer'in masallara yaptığı pornografik yorumları, Alman Halk Türkülerini, İngiliz Tekerlemelerini, Varşova'nın 1940'lı yıllarında çekilmiş fotoğraflarını ve aklınıza bile gelmeyecek pek çok şeyi Kayı'nın kütüphanesinde bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu malzemeleri her nasılsa karikatürlerinde kullanır. Kayı’nın karikatürlerinin en güzel yanı, zaman zaman insanı sessiz bırakmasıdır. Gündelik dile çevrilemezler. Tam anlamıyla karikatürdürler ve karikatür dışında bir söylemle ifade edilemezler. Kayı kimi zaman geleneğin cazibesine kapılarak birkaç didaktik karikatür çizmişse de, çoğunlukla benim naçizane “imgeci karikatür” adını verdiğim karikatürler çizer. Karikatür sanatının geleceğini gördüğüm bu karikatürlerde bir mesaj ya da ders göremezsiniz. Çok komik olmaları da gerekmiyor. Bütün bunların yerine, tıpkı modern şiir gibi bir imge, hoş bir görüntü veriyorlar size. Toplumsal gerçekliği ya da yaşadığımız dünyayı yansıtmıyorlar, kendi gerçekliklerini yaratıyorlar. Böyle karikatürlerden birini bir arkadaşınıza anlatmaya kalkıştığınızda yukarda bahsettiğim sessizliği anlarsınız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayı imgelerini kağıt üzerine dökerken biçemdem biçeme geçer. İmgeye göre yönlendirir üslubunu. Kara bir imgedeki kasvetten hemen sonra, şeker mi şeker bir karikatür ve ona göre bir üslup görebilirsiniz. Kalın çizgiler, ince çizgiler, yalın, bol taramalı veya yoğun lekeli bir tasarım kullanırken imge öncelenir. Yani Kayı’nın üslupçuluğun kısıtlamalarından uzak, farklı anlayışlarla özdeşleştirilebilecek eklektik bir tarzı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz Kayı'yla her şeye güleriz. Harcı alem deyimle, kendimize gülmeyi de beceririz. Hatta, ölümlere bile gülebiliyoruz. Hani biz her şeye güleriz ya, Kayı'nın babası ölünce bir “Başın sağ olsun!” zor çıktı ağzımdan. Sonra da konuyu değiştirmek için Miki Pastanesi’ne bakıp "Burda bir değişiklik var!" dedim. "Evet, artık babam yok!" dedi Kayı. Hep beraber güldük ama sanırım ikimiz de gizli gizli ölüme gülünmemesi gerektiğini, ölümün hala trajik bir yönü olduğunu düşünüyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Son yıllarda Kayı’yla ayrı düştük. Eskisi kadar sık görüşemez olduk. Malum hayat gailesi, çoluk çocuk ve ekmek parası. İkimiz de yoğun çalışıyoruz. Ayrı şehirlerde yaşar olduğumuzdan beri de, yılda belki iki, belki üç kez görüşüyoruz. Ama köklü dostlukları bilirsiniz ya… Aradan yıllar geçer ama tekrar görüştüğünüzde, her şeye yeniden başlamanız gerekmez. Sanki en son dün görüşmüşsünüz gibi, daha dudaklarınızdaki merhaba kurumadan dalıverirsiniz muhabbete. İşte bu albüm benim için böyle bir şey olacak. Bundan sonra ne zaman Kayı’yı özlesem, açıvericem bu albümü ve…..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba Dostum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                  &lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/400/Kay%3F%3F%205.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114311302875386441?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114311302875386441/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114311302875386441' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114311302875386441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114311302875386441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/03/kaynn-kitab.html' title='Kayı&apos;nın Kitabı'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114233553061478058</id><published>2006-03-14T03:25:00.000-08:00</published><updated>2006-03-14T03:25:30.963-08:00</updated><title type='text'>Şenol Bezci'nin Seyir Defteri- Trial Versiyon</title><content type='html'>Bulut Diyalogları 3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut saatlerce ortalıkta bağırıp çağırıp oynadıktan sonra annesine yaklaşır:&lt;br /&gt;-Anne...&lt;br /&gt;-Efendim oğlum.&lt;br /&gt;-Anne ben çok yoruldum, şimdi koşarak dinleneceğim...&lt;br /&gt;Bulut biraz sonra gerçekten de koşarak dinlenmeye başlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut Diyalogları 2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba oğul arabada gidiyoruz. Kırmızı ışıkta durduğumuzda muhabbet olsun, konuşalım diye "Oğlum", diyorum "sarı ışık yanınca bana haber ver, tamam mı? diyorum. Bulut arabada nedense hep fazlasıyla "cool" oluyor. Dışarıyı seyrediyor, yanında davul çalşan dönüp bakmıyor. Buna rağmen sormaya devam ediyorum ve Bulut her seferinde azami "cool"lukta cevap veriyor:&lt;br /&gt;-Sarı yandı mı oğlum?&lt;br /&gt;-Hayır!"&lt;br /&gt;- Sarı yandı mı Bulut?&lt;br /&gt;- Yanacak...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114233553061478058?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114233553061478058/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114233553061478058' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114233553061478058'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114233553061478058'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/03/enol-bezcinin-seyir-defteri-trial_14.html' title='Şenol Bezci&apos;nin Seyir Defteri- Trial Versiyon'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114165132224631693</id><published>2006-03-06T05:22:00.000-08:00</published><updated>2006-03-06T05:22:02.666-08:00</updated><title type='text'>Şenol Bezci'nin Seyir Defteri- Trial Versiyon</title><content type='html'>Dua Ettim Hikmet Abi...&lt;br /&gt;Geçenlerde bir arkadaşım “senin yanında kendimi hep sınavda gibi hissediyorum, o kadar çok konuda söyleyecek bir şeyin var ki… o kadar çok aşmış, çözmüş görünüyorsun ki...” dedi. Yanlış elbette, hiç de aşmış falan değilim ama mesleki deformasyon sebebiyle gerçekten de bir sürü konuda anlatılacak hikayelerim, verilecek örneklerim vardır. Bu yönden tevazu kabul etmem. Bok deyin size bokla ilgili bir hikaye anlatayım. Ama hayatta kafamın karıştığı çok an oldu. En eğlencelisi, ama en gizemlisi şöyle gerçekleşti: Üç yıl kadar önce okula geç gideceğim bir gün sağa sola bakındıktan sonra, servislerin kalktığı Tunus Caddesine yakın bir pastanede kahvaltı yapmaya karar verdim. Meşrebimce uygun bir masaya oturdum, siparişimi verdim ve beklemeye başladım. Biraz sonra arkamdaki masaya iki kişi gelip oturdu. Dikkatimi çektiklerinde birkaç dakikadır konuşuyorlardı. İslami bir radyonun ateşli sunucusu gibi konuşan kişinin adının Ahmet olduğunu konuşmanın sonunda öğrendim. Yine İslami bir tevekkülle, sessizce dinleyen arkadaşının adı da Hikmet. Konuşma, daha doğrusu monolog şöyle gelişiyordu:&lt;br /&gt;-         …..&lt;br /&gt;-         Fakir bir adam gördüm Hikmet abi. Ona yardım etmek istedim. Gerçekten fakirdi. Onun için dua ettim Hikmet abi.&lt;br /&gt;-         …..&lt;br /&gt;-         Şaçımda kepek vardı. Dua ettim Hikmet abi. Öyle anlar oldu ki gece dörtte uyandım dua ettim. Güliz Hanım’da estetik tutkusu vardı, onun için dua ettim. Dua ettim Güliz Hanım’ın estetik tutkusu geçti. Aynı gece cinsel gücüm yerine geldi. Aynanın karşısına geçtim….&lt;br /&gt;-         …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşan kişinin elinde, göz ucuyla görebildiğim kadarıyla bazı kağıtlar vardı. Bu yüzden, zaten garip bir vurguyla konuşan kişinin, Ahmet’in yazılı bir metin okuduğunu sandım. Bir süre sonraysa birilerinin bana şaka yaptığını düşünmeye başladım. Benim verdiğim tepkiye bakıp güleceklerdi. Belli bir kamera şakasına kurban gidiyordum, belli ki Truman Show sadece bir film değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         ….&lt;br /&gt;-         … aynı gece saçlarımdaki kepek yok oldu. Bir gece içinde 5-6 tane isteğim yerine geldi. O geceden sonra mutlu bir şekilde uyudum. Sonra Hikmet abi, hiç dua etmediğim halde saçlarımdaki yağ da yok oldu. O geceden sonra bir günde kirlenen beyaz gömleğim birkaç günde kirlendi.&lt;br /&gt;-         ….. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşulanlar öyle garipti ki bir süre sonra şaka olamayacağını anladım ve bütün bu yazdıklarımı not almaya başladım. Hiçbir ayrıntıyı atlamak istemediğim için deli gibi yazıyordum. Bu gün  notlarda hala çözemediğim cümleler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         …&lt;br /&gt;-         ben sana övünmek için anlatmadım bunları. Allah’ın gücü arkamda, onu söylemek için anlattım.&lt;br /&gt;-         ….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşma benim için tam bir muamma haline gelmişti. Bir yandan anıra anıra gülmek istiyor, bir yandan da “Noluyor uleyyyn, nedir bu muamma? Siz napıyorsunuz?” diye bağırmak istiyordum. İşin kötüsü artık kalkmam ve servise yetişmem gerekiyordu.  Garsona işaret edip hesabı istedim. Gözüm saatte, kulağım arka masada hesabı ödedim. Ama yerimden hiç kalkmak istemiyordum. &lt;br /&gt;-         Samsun’dayken bazen yağmur yağardı. Bazen yağmazdı. Bazen dua ederdim yağmazdı. Bazen yağmaması için dua ederdim, yağmazdı. Allaha çok güzel bir yağmur yağması için dua ettim, Hikmet Abi, Allah öyle güzel bir yağmur yağdırdı ki. Sonra Hikmet Abi şiddetli bir yağmur yağdı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık kalkmak zorundaydım. Servis kaçarsa derse yetişmek için tek çare taksiydi. Değer miydi acaba? Biraz daha kalsa mıydım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            -… sel oldu. Sonraki gün bir jeton düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa kalktım. Paltoma uzanmadan önce ayakkabılarımın bağcıklarını düzeltiyormuş gibi yaparak konuşanlara baktım. Öyle tedirgindim ki adamları doğru dürüst göremedim bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            -… seyyar satıcılar belki zor durumda kalmıştı. Bu kez yağmurun durması için dua ettim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de “Allahım nedir bütün bu olanlar, Hikmet neden tek kelime söylemez?” diyerek paltoma uzandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            -… Dua eder etmez yağmur durdu. Acaba bu bir tesadüf olabilir mi Hikmet abi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda Allahın varlığına ve beni gözettiğine inandım çünkü ben tam çıkmak üzereyken Hikmet abi konuştu ve şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Şimdi Aliciğim sen ilaçlarını alıyor musun?&lt;br /&gt;-         Alıyorum da Hikmet abi, bu ilaçlar eskileriyle aynı mı?&lt;br /&gt;-         Aynı Aliciğim, sadece renkleri farklı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur içinde paltomu giydim ve servise doğru yürümeye başladım. Elbette her şeyin bir açıklaması vardı. Güzel Allahım şu dünyayı yaratırken öyle bir yaratmış ki… Ben elbette her şeyi anlar, çözerim, güzel Allahım, yeter ki biraz zaman olsun. Mayk Hammer gibi, Sherlock Holmes gibi kendi kendime konuşurak otobüs durağına yollandım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114165132224631693?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114165132224631693/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114165132224631693' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114165132224631693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114165132224631693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/03/enol-bezcinin-seyir-defteri-trial.html' title='Şenol Bezci&apos;nin Seyir Defteri- Trial Versiyon'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114077346977985313</id><published>2006-02-24T01:25:00.000-08:00</published><updated>2006-02-24T01:31:12.226-08:00</updated><title type='text'>Son Çizdiklerimden...</title><content type='html'>Son çizdiklerimden biri. Sadece belli bir nesneden oluşan peysaj fikrini seviyorum. Güzel espirilere olanak sağlayan bir yaklaşım bu. &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Kader.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Kader.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114077346977985313?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114077346977985313/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114077346977985313' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114077346977985313'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114077346977985313'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/02/son-izdiklerimden.html' title='Son Çizdiklerimden...'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114077267064754264</id><published>2006-02-24T01:08:00.000-08:00</published><updated>2006-02-24T01:21:34.380-08:00</updated><title type='text'>Bulut'un Son Dönem Portre Çalışmaları</title><content type='html'>Bulut güzel resimler yapıyor. Son dönem portre çalışamalarından örnekler koyuyorum. Her çocuk gibi Bulut da kendi konularını kendisi seçiyor. Bir kaç kez "Hadi şimdi de dedenin resmini yap" gibi yönlendirmelerde bulunduysak da işe yaramadı. Aşağıda (yukarıdan aşağıya) Otoportre, Atatürk1, Atatürk 2, Şenol 1, Şenol 2 ve Emek çalışmaları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Bulut%20Self-Portrait.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20Self-Portrait.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Bulut%20Atat??rk"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20Atat%3F%3Frk%202.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Bulut%20Atat??rk"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20Atat%3F%3Frk%201.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Bulut%20??ennol.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20%3F%3Fennol.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Bulut%20??enol"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20%3F%3Fenol%20.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Bulut%20Emek.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Bulut%20Emek.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114077267064754264?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114077267064754264/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114077267064754264' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114077267064754264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114077267064754264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/02/bulutun-son-dnem-portre-almalar.html' title='Bulut&apos;un Son Dönem Portre Çalışmaları'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114042614794895041</id><published>2006-02-20T01:02:00.000-08:00</published><updated>2006-02-21T03:20:20.333-08:00</updated><title type='text'>Seyir Defteri- Trial Versiyon</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Şubat Bülteni: Şenol Bezci Babalığı Masaya Yatırıyor&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu günlerde Babam ve Oğlum filmi çok revaçta. Bu rüzgarı da arkama alarak biraz Bulut’tan, baba olmaktan ve sair konulardan bahsetmek isterim. Bu baba olmak olayı öyle karmaşık bir şey ki nereden başlanır, ne yazılır bilmiyorum. İyisi mi kronolojik sırayı takip edeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuk Sahibi Omak ya da Olmamak: İşte mesele ...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Biz uzun yıllar çocuk sahibi olmak istemedik. Çocuk sahibi olmaya karşı falan değildik. “Bu dünyaya çocuk getirilmez” (peki hangisine getirilir???) geyiğini, özellikle bazı insanlarla (yani hani çocuk, hadi çocuk diyen akrabalarla) ciddi tartışmalara girmek istemediğimizde, kullandık (hatta annem böyle şeyler söylüyoruz diye ablama “bunlar kominist mi acaba?” bile demiş). Ama asıl mesele çocuğa ihtiyaç duymayışımızdı. Bu da kendi içinde sağlıklı bir yaklaşım değil. Ne olduğunu bilmediğimiz birşeye asla ihtiyaç duymayacaktık. Bu yüzden hep “şimdilik düşünmüyoruz” diyorduk. Böyle diye diye neredeyse 35 yaşıma girecektim. Bir gün bir bilge kadın olan Necla teyze, “Şimdilik düşünmüyoruz diye bir şey yok çocuklar. Yaşınız geldi geçiyor, artık bir karar vermeniz gerek. Çocuk yapın ya da yapmayın, ama artık kararınızı verin. Artık çocuk istiyorum dediğinizde çok geç olabilir ve çok üzülürsünüz.”  Bu konuşmanın üzerinden çok zaman geçmeden Bulut kendi başına bu dünyaya gelmeye karar verdi zaten. Kendisi daha sonra doğacağı zamana da karar verecekti ve bendeniz saat ikide uyuduğum bir gecenin sabahında, saat 6’da “Şenol, kalk, suyum geldi” sesiyle uyanacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evrimin Freudiyen Açıklaması&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Baba olma konusunu sadece düşündüğüm dönemde şöyle birşey fark ettim: Baba ve oğul arasında bir gerilim olması kaçınılmaz ve doğaldır. İsa bile olsan, Musa bile olsan bu böyle. Bu gerilim azaltılabilir, çoğaltılabilir ama asla yok edilemez ve edilmemelidir. Belki çocuk babasını yenmek, alt etmek için kendini geliştiriyor. Belki babasının değer yargılarıyla yetinmediği için kendini ve dolaylı olarak toplumu yeniliyor. Yani baba ve oğul arasındaki gerilim evrimin önemli bir parçası. (İşte size evrim teorisine psikanalitik bir yaklaşım.) Ama ortada kaçınılamaz, kurtulunamaz bir otorite ve otoriteyle uğraşma durumu var. Şaire göre yolun yarısını geçtim ama benim için babam hala bir otoritedir; benim üstümde gücü vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alt üst ilişkisi hayatımda hep kaçındığım bir şey oldu. Hayatımın hemen hiç bir döneminde insanlara konuşurken bey ya da hanım hitaplarını kullanmadım. Ciddi şekilde korktuğum otoriteler olmadı hayatımda ve hiç kimse için, yani öğrencilerim için iki ya da üç eğitim döneminden daha fazla otorite olmadım. Zaten oldukça hoş görülü, insanların korkuyla bahsetmediği bir öğretmenim. Ama bu oğlumla değişecek. Benden iki dönem sonra kurtulamayacak; onun için varlığımla bir  endişe kaynağı olacağım. Beni elbette sevecek ve tercih hakkım varsa beni çok sevmesini isterim ama ben onun için hep hesap vereceği bir kişi olacağım. İşte bunu istemiyordum ben (Bu yazdıklarımda bir garip iyimserlik, hoş bir böbürlenme olabilir çünkü bu gün gelinen noktada Bulut beni kesinlikle bir otorite olarak görmüyor; aramızda bir sorun olduğunda kriz uzamasın diye, o suçluyken bile özür dilediğimde, uzlaşmaya yanaşmıyor, boyun eğmiyor bana. Üstelik kendisi şu anda sadece dört (rakamla 4) yaşında) .&lt;br /&gt;Bulut’un doğmasına yakın şöyle bir karar aldık: her an çocuğundan bahseden biri olmayacağız. Her fırsatta çocuğundan bahseden, her konuyu çocuğuna getiren insanlardan fazlasıyla gıcık oluyorduk o zamanlar. Bu yüzden Bulut doğduğunda, bir süre yeri geldiğinde bile bahsetmedim Bulut’tan. Ancak, çocuk, benim gibi yaşayan insanlar için (orta sınıf yarı-entellektüel, çocuğun yükünü anneyle paylaşan, çocuğunu seven, çocuğuyla ilişkisi günde yarım saat oynamakla sınırlı olmayan vs.) kaçınılmaz olarak hayatın merkezine gelip oturuyor. İtiraf ediyorum, hayatta hakkında en  çok konuştuğum kişi oğlum Bulut’tur. İnsanlara Bulut’un hikayelerini anlatıyorum, yazıyorum. En garibi de Emek’le Bulut’u konuşmamız. Bütün bir günü hayatımızı zindan ederek bile geçirse, uyuduğunda Bulut’tan bahsediyoruz. Birbirimize Bulut’un ne kadar güzel olduğunu, ne güzel güldüğünü, baktığını, yemek yerken ya da tuvalette sıçarken ne kadar güzel olduğunu anlatıyoruz. Yani biz hastayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuk İnsanın Atasıdır&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çocuğunun sana bağımlı olduğu yalandır. Aslında anneler, babalar çocuklarına bağımlıdır. Bütün zorluklarına rağmen ikinci, üçüncü çocuğu yapanlar bu bağımlılık yüzünden yapıyor. Çocuğun seni sevsin istiyorsun. (Ben bir zamanlar birisi “çocuk bütün sevgini karşılık göz etmeden verebileceğin biridir” dediğinde “yatmayacağım birine niye sevgimi vereyim ki” diyerek kafa bulmuştum.) Çocuğun seni çok sevsin istiyorsun. Oysa seni sevmesini stediğin şey altına sıçan, üstüne kusan birisi. Hayatta hiç bir başarısı olmamış, bazı zeki hayvanlar kadar bile aklı ve yetisi olmayan biri. Gece uyutmayan, gündüz rahat vermeyen, hayatına sekte vuran birisi. Ama çocuğun seni çok sevsin istiyorsun ve bunu alamayınca altına sıçan bir çocukla rekabete, karizma savaşına giriyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayı’nın abisi Yücel yıllar önce Toprak’la ilgili bir şey anlatmıştı ve ben bıyık altından gülerek dinlemiştim. Ayrı şehirlerde yaşadıkları  için Yücel haliyle pek sık göremiyor Toprak’ı. Bir gün İzmir’e gidiyor Yücel, Toprak’ı göreceği için sevinçli mi sevinçli. Toprak’ın ise nemrutluk saatiymiş meğer o an. Başlıyor Yücel’e verip veriştirmeye. “İstemiyorum seni. Git burdan! Sevmiyorum seni. Gelmiycem yanına..” Yücel bu olayı şöyle anlatmıştı: “Abi, biliyorum çocuk ama çok moralim bozuuyo  yaaa!”   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Levent de Tuna’nın kendine bağımlı olmasını gurur verici ama kaçınılması gereken bir şey olarak anlatıyordu. Hiç açıkça söylemedi ama Tuna’yı en kolay kendisinin uyutmasından, sadece bakarak onu güldürmesinden, kendisine gizliden gizliye bir gurur payı çıkarıyor bana kalırsa. Ama açıkça söylediği çocukların babalarına bağımlı olmasının insanın egosuna iyi geldiği ama bunun çok tehlikeli bir şey olduğudur. Katılırım çünkü ben de Yücel’in başına gelen şeyi sürekli yaşıyorum. Başlangıçta Bulut dönemsel olarak beni ya da Emek’i gözde ilan ederdi. Bir süre herşeyi benimle yapmak isterdi. “Baba yemek yedirsin, baba çişe götürsün, baba kitap okusun”. Sonra aynı şeyi Emek’e yaptı. Yalan söylemeyeceğim biraz zoruma gitti başlangıçta. Ama sonra bunun geçici bir şey olduğuna karar verdik ve mesele etmemeye başladım. Bu süre uzayınca biraz endişelendim ve işin telafi yollarını bile aradım. Emek’e bir kaç akşam ortadan kaybolmasını ve beni oğlumla başbaşa bırakmasını önerdim. Planımı gerçekleştiremeden, rüzgar yön değiştirdi. Ama bu da kısa sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaçınılmaz Gerçekler&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Şimdi kabul etmem gereken iki gerçek var: erkek çocukları, yüzyıllardır söylendiği gibi annelerine daha düşkün oluyorlar ve sadece benimle yaptığı şeyler var ve ben bunlarla yetinmek zorundayım. Örneğin evde Bulut’la resim yapan kişi benim. Bulut Batman olduğunda Örümcek Adam olmak bana düşer. Çizgi romanlara beraber bakarız. Bulut, çok sevdiği Atena grubundan Hakan olmuş ve gitarı eline almışsa ben mikrofonu alıp Gökhan olurum. O Gökhan’sa gitarı ben kaparım. Emek ender olarak Hakan’la Gökhan’ın annesi ama çoğunlukla hayranımız Hayriye olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim yaparken Bulut bir gün bana “baba çok güzel resim yapıyorsun” dedi. Bir sanat tarihçisi eleştirmen bunu söyleseydi daha mutlu olamazdım herhalde. Bu iltifatı eden kişinin bezli olması ve bunu söylerken bir yandan da burnunu karıştırması paradoksal olarak iltifatı daha da önemli yapıyor. Bir keresinde Emek’ten kuş resmi yapmasını istemiş ve Emek’in çizdiğini beğenmemiş. Bu da benim payıma düşen bir paye. Son günlerde Bulut’a renkleri karıştırmayı, üst üste farklı renkleri sürmesini öğrettim ve dün Bulut’un kreşte yaptığı resimde renkleri karıştırdığını görünce yine bir gurur duydum kendimle. Diyorum ya aslında biz onlara bağımlıyız, onlar bize değil.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özlemekle ilgili bir sorunum var benim. Muhtemelen çok ben-merkezci bir insan olduğum için özlem duygum çok zayıf. Gittikçe de zayıflıyor galiba. Ama 37 yaşımda özlediğim, kolaylıkla, hiç zorlanmadan özlediğim tek kişi Bulut. Hem de öyle aradan bir kaç gün geçmesi gerekmiyor. Bir kaç saatte bile özleyebiliyorum kendilerini. Bu da iyi bir şey galiba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bonus Bülten 1:&lt;/strong&gt; Geçen hafta kreşte Bulut ve sınıf arkadaşlarından iyi taraflarını anlatmaları istenmiş. Kimisi “ben hergün sütümü içiyorum”, kimisi “ben tabakta hiç yemek bırakmıyorum” demiş. Bulut şöyle cevap vermiş: “Benim gözlerim çok güzel, yanaklarım çok güzel, öğretmenim çok güzel”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bulut Diyalogları 1:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;-Baba...&lt;br /&gt;-Efendim oğlum?&lt;br /&gt;-Bihahay. Ben bihahay demeyi çok seviyorum (bihahay=bilgisayar)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114042614794895041?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114042614794895041/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114042614794895041' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114042614794895041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114042614794895041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/02/seyir-defteri-trial-versiyon_20.html' title='Seyir Defteri- Trial Versiyon'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-114016892372536518</id><published>2006-02-17T01:35:00.000-08:00</published><updated>2006-02-17T03:59:47.163-08:00</updated><title type='text'>Seyir Defteri- Trial Versiyon: February 2006</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/1600/Adem%20ve%20Havva.jpg"&gt;&lt;img style="CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1707/2130/320/Adem%20ve%20Havva.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sevgililer Günü Hikayesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feminist hareket savaşlara çok şey borçludur. Savaşlar olmasaydı ve erkekler cephede telef olmasaydı, kadınlar toplumsal hayatta kendilerine hiç yer bulamayacaktı. İşte size anlatmak istediğim Sevgililer Günü hikayesi böyle bir ortamda başlar. D.H. Lawrence’ın “Biletler, Biletler”(Tickets, Please) öyküsü bu ama ben kendi bildiğimce anlatacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyılın sonunda bir İngiliz kasabası neredeyse boşalmıştır çünkü eli silah tutan herkes cepheye çağrılmış, geride de yaşlılar, kamburlar, sakatlar ve ürkek, hasta ruhlu gençler kalmıştır. Bir de kadınlar tabii... Erkeklerin yokluğunda kadınlar, evlerinden çıkıp dışarda, daha önce onlara yasak olan işlerde çalışmaya başlamıştır. Kasabayı baştan başa dolaşan tramvay hattında, örneğin, kondüktör ve müfettişler dışındaki bütün çalışanlar kadındır. Bunlar zamanla bir denizcinin gözü karalığını edinmiş kızlardır. Yolcuları itekleyip kakalarlar, kimsenin gözünün yaşına bakmazlar ve madencilerin doldurduğu bu kompartımanlardaki küfür uğultusunun arasında “biletler, biletler!” diye bağırarak, hiç rahatsız olmadan ilerlerler. Özellikle müfettişlerle flört eden kızlar “yarın sabah tren tekrar hareket edeceğine göre, gece nerede konaklamış, kime ne!” der gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hatta çalışan iki kişi diğerlerinden farklıdır ve zaten öykü de bu yüzden yazılmaktadır. Birincisi müfettiş John Thomas’dır. Uzun siyah yağmurluğu, siperli şapkasıyla karizmatik bir adamdır. Konuşurken gri bıyıkları oynayan bu adam, nasıl desem, hep birileriyle flört eder. Hiç boşta kalmaz. Hatta çalışan bir sürü biletçi kız olduğundan, kızlardan biriyle bir süre takılır, kızı baştan çıkarır, trenler terminalde uykuya dalınca kızın elinden tutup, nemli tarlalarda, karanlığa doğru yürür, sonra da o kızı bırakıp başka bir kıza yanaşır. Nasılsa hatta bir sürü kız vardır ve kızlar sık sık işten ayrılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer karakter ise biletçi kız Annie Stone’dur. Taş gibi bir şeydir Annie. Hakkını kimseye yedirmez, kendinin olanı savunmak için gözünü budaktan sakınmaz. Bir kavgaya giriyorsa ilk vuran o olur. İyi de vurur doğrusu. John Thomas hattaki bütün kızlar gibi Annie’ye de asılır ama sonuç elde edemez. Annie’nin zaten bir erkek arkadaşı vardır öyküde pek görünmese de. Annie John Thomas’a karşı boş değildir. Yolcunun azaldığı öğle saatlerinde John Thomas Annie’nin kompartmanına gelir ve ikili “cüretkar” bir muhabbete dalarlar. Annie, John Thomas’ı öyle iyi bilir, tanır ki! Gözlerinden, bıyıklarının oynayışından kendisine kur yaptığını bilir. Onun uzaklaşıp gitmesine izin vermez ama yanına da yaklaştırmaz. Annie John Thomas’tan epey hoşlanır aslında ama onunla çıkarsa ne olacağını, işin nereye varacağını bilir. Bilir, bilir ama işte nihayetinde o da kanlı canlı, küçük bir kızcağız, küçük bir ateş topudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken bir gün kasabaya panayır kurulur. İşten sonra Annie kendini panayıra atar ama bu panayır da yalnız çekelir nane değilidr. Nasılsa bir arkadaşa rastlarım diye düşünür Annie. Ama bilin bakalım kime rastlar? Elbette John Thomas’a. Bakışından, gülüşünden, bıyıklarının oynayışından John Thomas’ın kendisine kur yaptığını anlar Annie ama yanında biri olmazsa da panayırın tadı çıkmaz. John Thomas onu atlı karıncaya bindirir, bir tur daha deyince,- zaten öncekinin parasını John Thomas verdiği için, utanır hayır diyemez. Zaten bu John Thomas da yanında oturan kadına nasıl davranacağını, elini nasıl tutacağını, gözlerinin içine nasıl bakacağını çok iyi bilir. Sonra ejderhaya binerler. John Thomas, Annie’ye doğru yaslanır; elini omuzuna atar. Annie bir an ürkse bile panayırda yanında birinin olması iyi birşeydir, hava karanlık ve soğukken birinin elini tutması güzel bir duygudur. Zaten panayır savaştan payına düşen darbeyi yemiştir. O eski ihtişam ve ışıltı mumla aranmaktadır.&lt;br /&gt;Sonra sinemaya giderler. Yan yana loş salonda oturular. John Thomas elini Annie’nin omuzuna atar. Annie’nin yanaklarını ateş basar. Zaman zaman ekran iyice kapandığında ya da film koptuğunda, yani salon iyice karardığında John Thomas, Annie’yi kendine daha da çok çeker. Film bittiğinde Annie ve John Thomas nemli, karanlık tarlalara doğru yürürler. Etrafta savaşın soğuğu vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlişkileri başladığında John Thomas, Annie’yi eskisinden de çok sever. Ama onun istediği zihinsel ve duygusal yakınlaşmayı esirger ondan. Aslında, onu artık daha çok sevse de John Thomas belli bir tarzı olan biridir. Annie onun sadece bir gece yaratığı olmasını istemez. Ona duygularıyla yaklaşır ve benzer bir karşılık görmek ister. İstediği olmadıkça da daha kıskanç olmaya başlar. Sonunda gerilen ip kopar. Annie ne yapacağını bilemez. Kontrolünü kaybeder; bir süre Leyla gibi dolaşır ortada. Nedense Annie hep farklı olduğunu ve John Thomas için farklı olacağını düşünmüştür; John Thomas’ın onu asla terkedemeyeceğini sanmıştır. Annie kısaca eşşekten düşmüşe döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama John Thomas’ın yeni bahçelere daldığını görünce intikam almaya karar verir. Daha önce John Thomas’ın flört edip terk ettiği kızlarla tek tek konuşur. Zaten kasabanın etrafındaki en az 10 köyde John Thomas’ın bir iki kırığı vardır. Adı kötü olaylara karıştığı için kimi kız onun yüzünden, onunla çıktığı için işten ayrılmıştır ama şirkette, zamanında John Thomas’ın fethettiği 10’dan fazla kız vardır hala. Kızlar bir gün John Thomastan intikamlarını almak için sözleşirler. Sadece John Thomas’ın çıktığı kızların çalıştığı bir gün ayarlanır.&lt;br /&gt;Bu arada John Thomas son çıktığı kızdan da ayrılmış, düştüğü boşluktan eski kırıklarına doğru bakmaktadır. Hepsine bakar bakar ve yine Annie üzerinde karar kılar. Hem artık eskisi gibi tehlikeli de olmayacaktır Annie.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızların Terminalde bir bekleme odaları vardır. Burada çaylarını içerler, evlere dağılmadan önce ya da işe geldiklerinde bir kaç satır muhabbet ederler. İntikam için kararlaştırılan gün odada sadece John Thomas’ın eski sevgilileri vardır. Biraz sonra John Thomas kapıdan başını uzatır. “Merhaba kızlar. Dua mı ediyordunuz?” diye espirili bir giriş yapar. Yine kızlarla şakalaşmaktadır, onlarla konuşurken ağzı gözü oynamaktadır. Sonunda kızlardan biri “Ee John Thomas bu gün kiminle çıkıyorsun?” diye sorar yekten. “Hiç kimseyle. Bir ben varım, tek başıma” diye cevap verir. “Hadi John Thomas, hadi içimizden birini seç derler” derler. John Thomas hala kümesdeki horoz gibidir “Kimseyi gücendirmek istemem” der. “Sadece seçeceğin kişi gücenecek, merak etme” derler. Hala neşeli bir hava vardır bekleme odasında. Kimsenin de işin nereye varacağını bildiğini sanmıyorum. Sonunda şöyle bir oyun oynamaya karar verirler: John Thomas sırtını odaya dönüp gözlerini kapatacak, kızlardan birisi onun sırtına vuracak ve John Thomas kimin vurduğunu bilirse onunla çıkacak. Her nasılsa John Thomas uyanmaya başlar. Erkeliğe bok sürdürmemek için duvara yaslanır ama çok tedirgindir. Önce kızlardan birisi hafifçe vurur, sonraki biraz daha sert. Kızlar daha da sertleşmeden John Thomas işe uyanır ve kaçmaya yeltenir. Ama kızlar çullanır üstüne yere yıkarlar adamı.&lt;br /&gt;Başta eğlenir gibi itip kakarlar adamı, daha sonra gittikçe sertleşirler. Diyorum ya aslında başlangıçta işin nereye varacağını kimsenin bildiğini sanmıyorum. John Thomas bir fırsatını bulup kızlardan kurtulduğu an kapıya koşar ama kapı kilitlidir. “Açın şu kapıyı!” diye bağırır. Kızlar hep beraber gözü kara bir orji havasında, “Seçmeden gidemezsin John Thomas, seç!” diye bağırmaya başlarlar. Annie “Hadi John, hadi!” diye bağırır. Neden bilinmez John Thomas, Annie’ye doğru, ileri fırlar. Annie belinden kemerini çıkarmış beklemektedir. John Thomas’ın hareketini görünce kemerin demirli ucuyla kafasına indirir adamın. Kızlar tekrar saldırılar, bu kez çok daha serttirler. Bir ara kızlardan biri kıravatını çekmiş neredeyse boğuyordur John Thomas’ı. “Seç John Thomas, seç!” diye bağırmaktadırlar bir yandan da. “Neyi seçeyim?” diye bağırır John Thomas zorlula ellerinden kurtulduğu bir an. “Evleneceğin kişiyi!” diye cevap verirler. John Thomas paçavraya dönmüş giysileri içinde kötü kötü herkese bakar. Kimseye yenilmeye, hiç pes etmeye niyeti yoktur. Lime lime etseler de pes etmeyecektir: kin dolu bir sesle “Annie, Annie’yi seçiyorum” der. Annie “Beş para etmezsin, seni istemiyorum, başkasını seç!” der nefretle. Sonra hep beraber “seni istemiyoruz!” derler ama aslında her birisi John Thomas’ın kendisine son bir kez bakmasını istemektedirler. Annie hariç; Annie’nin içinde bir şeyler kırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;John Thomas ayağa kalkıp eciş bücüş olan şapkasını, paramparça olmuş yağmurluğunu, onlarla ne yapacağını bilmez bir halde alırken kızlardan birisi “Göze göz moruk. Şimdi delikanlı ol da daha intikam peşinde koşma!” der. John Thomas sessizce, başı yerde dışarı çıkar. Odada gergin bir hava vardır. Kızlardan biri “Pis herif!” diye arkasından bağırır. “Kapat çeneni!” diye kızı susturur Annie. Kızlar, sonra aceleyle hazırlanıp evlerine dağılırlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-114016892372536518?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/114016892372536518/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=114016892372536518' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114016892372536518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/114016892372536518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/02/seyir-defteri-trial-versiyon-february.html' title='Seyir Defteri- Trial Versiyon: February 2006'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-113999846063383828</id><published>2006-02-15T02:14:00.000-08:00</published><updated>2006-02-15T02:14:21.046-08:00</updated><title type='text'>Seyir Defteri- Trial Versiyon</title><content type='html'>&lt;a href="http://senolbezci.blogspot.com/"&gt;Gecikmeli Ocak Bülteni &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sene yani 2006 iyi gidiyor. Henüz bunu söylemek için erken biliyorum ama sanki geçen yıl yokuş yukarı çıkmışım da, şimdi aşağı iniyormuşum gibi bir his var içimde. Bakın 30 gün geçmiş bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Year’s Resolutions yani yeni yıl kararları bizim kültürümüzde pek yoktur ama Anglo-Saksonlar pek meftunlardır bu kavrama. Her sene yeni kararlar alıp uzun listeler yaparlar. Benim listem yok ama bu sene biraz daha çok risk almak, hayatımda yenilikler yapmak niyetindeyim. Hatta şimdiden yaptığım bir şeyler var. Mesela hayatımda ikinci kez Sayısal oynadım. Yılbaşında herkes piyangoya yükleneceği için ben Sayısal’ı seçtim. Daha az kişiyle rekabet edeceğim için kazanma şansımın daha çok olacağı sonucuna vardım ama sanırım bir yerlerde bir mantık hatası var çünkü sadece üç tutturdum. Bunu bir başlangıç olarak görme eğilimindeyim. İkinci yaptığım yenilik ise kulaklarıma ağda yaptırmak. Bilmeyenler olabilir erkek berberlerinde alabileceğiniz komple hizmetlerden biri de kulak kıllarını aldırmaktır. Ben yıllardır bu kulak kıllarından musdaripim. (ya da muzdarip, her neyse!) Saçımdan, hatta sakalımdan daha hızlı büyüyor bunlar. Geceleri bazan bunların büyümesinin sesine uyanıyorum. Kırt kırt uzuyorlar gecenin karanlığında. Berberim hep yakmaya ya da ağdayla yolmaya çalışıyor kulak kıllarımı. Benim onlara özel bir bağlılığım falan yok da canım yanar korkusundan hep makasla ya da küçük kulak makinasıyla kılları aldırtmaya çalışıyorum. Bu senenin ilk tıraşında ne olacaksa olsun dedim ve berberin o sıcak, mavi macunu kulağıma sürmesine izin verdim. Şimdi kadınları daha iyi anlıyorum falan diyecek değilim. Aksine hiç anlamıyorum kadınları, anlayacaksam da sadece, siyah bacak kıllarını beyaz çoraplarının gözeneklerinden dışarı salan Alman kadınlarını anlıyorum. İnsan böyle bir şeye nasıl katlanır, nasıl razı olur? Artık arkadaş hatırı için bile çiğ tavuk yenmiyor. İşlem bittiğinde sırtım ter içindeydi ve kulaklarım alev alev yanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta herkes gibi kara teslim olduk. İki gün evden hiç çıkmadım, sonunda kar zinciri almak için çıktım. Hep evde olduğum için yaşanan zorluklara televizyon vasıtasıyla şahit oldum. Kişisel olarak yaşadığım tek zorluk bütün gün Bulut’a bakmak oldu çünkü kendisini kreşe bırakmak için bile çıkmadım dışarı. Karla yaşamaya alışık olduğumu sanırdım ama evimize, bir tarafı en az üç metrelik bir yardan oluşan bir yokuşla ulaşıldığı için resmen hapsoldum eve. Ama ikinci gece bir ara dışarı baktım: etraf pırıl pırıldı. Ya ertesi gün çoğu okul ve işyeri tatil olduğu için insanlar geç vakte kadar uyumamışlardı ya da varolan ışık karda yansıyarak çoğaldığı için gece ışıldıyordu. Bir an bu güzelliğin bir süre sonra yok olacağına üzüldüm. Stockholm Sendromu bu olsa gerek. İnsan bir süre sonra kendini rehin tutakla özdeşleştiriyor, seviyor onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut gittikçe ilginç bir çocuk oluyor. Hastalıklı bir hayal gücüne sahip. Bir yıldan fazladır hayali bir anne ve babaya sahip: Falit ve Ayşe. Bir ara Kado adında bir hayali arkadaşı vardı. Şimdi işi iyice abartıp kendine hayali bir aile kurdu. Kado yok oldu ama Falit ve Ayşe hala devam ediyor. Onlara bir kaç kardeş ve bebek eklendi. Yanlış, yapılmaması gereken bir şeyleri sürekli hayali çocuğuna mal ediyor. Durduk yere “Benim bebeğim kaka dedi, çiş dedi, bok dedi. Ama denmez di mi?” diyor. Ya da “Benim bebeğim Deniz’in yanağını sıktı”. Zaman zaman da hayali babanın otoritesini kullanıyor. Mesela yanlış bir şey yaptığında ona yap diyen Falit oluyor. Ya da birşey yemek istemezse, “ben Falitlerde yedim zaten” diyor. Bütün bunları ablama anlattığımda “siz onu bir doktora götürün” dedi. Oysa normalmiş böyle şeyler. Bir ara Emek’in bir arkadaşının oğlu Ayna grubuyla yaşadığını hayal ediyormuş. Arabda Cemil cam kenarına oturabilsin diye çocuk sürekli arka koltuğun ortasında oturuyormuş. Bir başka arkadaşımız ise hayali arkadaşlar için gecenin bir yarısı sofra kurmuş. Yani oluyor böyle şeyler de Bulut’un Ayşe’yi Emek’ten güzel bulmasını ben normal bulmuyorum. Güzeldir benim karım.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım bir an önce kurtuluruz Falit ve ailesinden yoksa yavrum çifte Odipus Kompleksine maruz kalacak, bir baba yetmezmiş gibi iki babayla rekabete girişecek. (Not: Bu mesaja başlamam ve bitirmem arasında hayali aileye bir Mehmet Dede katıldı.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-113999846063383828?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/113999846063383828/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=113999846063383828' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113999846063383828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113999846063383828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/02/seyir-defteri-trial-versiyon.html' title='Seyir Defteri- Trial Versiyon'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-113871196922400470</id><published>2006-01-31T04:52:00.000-08:00</published><updated>2006-01-31T04:52:49.296-08:00</updated><title type='text'>Seyir Defteri- Trial Versiyon</title><content type='html'>&lt;p&gt;Aralık 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastane günlerim bitti, eve döndüm. Bununla da yetinmeyip neredeyse normale döndüm. İşin aslı birkaç gündür tatil yaptığım bile söylenebilir. Hastane tecrübemin daha maceralı geçeceğini sanırdım ama olmadı. Mesela narkoz almak nasıl bir şey hala merak ediyorum. İki hafta önce Salı sabahı hastaneye gittik, hemşirenin biri üstünüzdekileri çıkartın, şu önlüğü giyin dedi. Giydim. Biraz sonra geldi, size sakinleştirici yapıcam (sanki atım! uslu der dersin, ben de uslu dururum, ne gerek var iğneye!), arkanızı dönün dedi (Aslında arkamı dönünce biraz huylandım), döndüm, harş diye bir iğne batırdı. Birkaç dakika sonra bir sedyeye aldılar beni. Genç bir adam sürdü götürdü. Filmlerdeki gibi tavana baktım ve ışıklar birbir geçti üstümden. Sonra bir kapıda Emek’e “söyleyeceğiniz bir şey var mı? bundan sonrasına gelemiyorsunuz” dediler. Emek “iyi şanslar canım” gibi oldukça sıradan bir şeyler söyledi ve beni ameliyathaneye soktular. Girerken “İki saate kadar çıkmazsam polisi araaa!” diye bağırsaydım keşke. Girdiğimde oldukça sakindim- demek ki ilaç işe yaramış- etrafa bakıp “bütün bunları kaydet, bütün hepsini kaydet” diyordum kendi kendime. “Şurda elektronik panolar, şurda dolaplar, işte hortumlar ve oksijen tüpleri, şunlar ameliyat gereçleri olmalı, işte kargacık burgacık harflerle yazılmış bir ‘dışarı alet verilmez’ tabelası”. Bu noktadan sonra hiçbir şey hatırlamıyorum. Solunum maskesi taktıklarını bile… İki saat sürmesi gereken ameliyat dört saat sürmüş. Keşke “İki saate kadar çıkmazsam polise haber ver” diye bağırsaydın gerçekten de. Kendime geldiğimde birisi “Şenol Beey, Şenol Beeyyy!” diyordu, bir doktor ağrım var mı diye soruyordu. Sonra bir sürü kişi bir ağızdan konuşmaya başladı. Bir başkası onları susturmaya çalıştı. Anladım ki ameliyat bitmiş, anladım ki ziyaretçilerimle, ailemle birlikteyim. Bense neler beklemiştim. Narkoz verirlerken önümde ışıklı bir tünel açılacak sanmıştım. Sesler duyacağımı, seslerin beni çağıracağını sanmıştım. Uyanırken, ışıklı tünelden bana elini uzatan güzel kadınlara “daha değil, şimdi değil ama bir gün geleceğim oraya. şimdi beni sevenlerle buluşacam” diyecektim. Ameliyattan birkaç gün önce “Sen ne güzel olmuşsun böyle! Senin göğüslerin ne güzelmiş meğer” diye iltifat ettiğim bir arkadaşım, “Böyle şeyler düşünme. Sonra uyanırken beni sayıklarsın, rezil olursun” demişti. O bile olmadı. Mal gibi uyandım yani. Salı gününün çoğunu uyuyarak geçirdim. Özel hastanenin nimeti bir alet vardı elimde. Elimdeki damar yolundan, düşük dozda sürekli ağrı kesici veriliyordu ve ağrım olunca elimdeki aletle dozu artırabiliyordum. Yani bir nevi nargile. Muhabbet arasında bir nefes çeker gibi. Yani uyudum durdum, uyandıkça aletin düğmesine basıp tekrar uyudum. Çarşamba da hastanede geçti. İlk gün kalkmak yürümek, tuvalete gitmek gibi faaliyetler sıkıntı verdi, sonrası çok kolay geçti. Öyle ki Cuma günü neredeyse hiç ağrım yoktu ve oturup kalkarken bile sıkıntı çekmiyordum. Beni arayıp da endişeli bir sesle iyi misin diyenlere iyiyim derken vicdan azabı çekiyordum. Bir ikisine “iyiyim de işte biraz ağrım var, offff, ııgggh” diye yalan bile söyledim. Pazartesi günü arabamı hastaneye kadar sürdüm, biraz endişeliydim ama idare ettim. Doktor yaralara bakıp, “her şey yolunda, normal hayatınıza dönebilirsiniz” deyince, hemen eve dönmekten vazgeçtim, biraz vitrinlere baktım, bir iki dergi aldım kendime. Dönüşte arabayı yıkattım, hız yaptım ve bayan bir sürücüyü sıkıştırdım. O günden beri de tatilde sayıyorum kendimi. Evde vakit geçiriyorum, kitap okuyorum, yürüyüşe çıkıyorum. Bu arada televizyonla ilgili şunları öğrendim: Kanal D, RTÜK’ün hışmına uğramış, gündüz vakti birbirinden güzel belgeseller yayınladı. Oysa aynı anda diğer kanallarda Esra Ceyhan, Kuşum Aydın ya da Ske Ske Seda Sayan özel hayatı genelleştirmekle, reytingleştirmekle meşguldü. Aynı Kanal D’de Duygulu Türküler diye bir programa rastladım (sabaha karşı saat 5 civarında). Minör kanalımız Kanal 6’nın talk şovcusu Prens Adnan gündüz programı yapmaya başlamış ve kişisel konuklarını almaya başlamış zira çıkarttığı kimseyi tanımıyorum, tanımıyoruz. Yine Kanal 6’da, kanımca asıl mesleği pazarcılık olan birisi (Kerim Akbaş ???) haber programı yapıyor. İzlediğim bölümde Ankara Batıkent’te kilise açan bir misyonere haddini bildirmeye çalıştı, olmayınca da adamı hak yoluna çağırdı, gel Müslüman ol dedi. Bu Kerim biraz Komedi Dans Üçlüsündeki bıyıklıya benziyor ya da ben de öyle bir izlenim bıraktı. Mesaj TV’de Tuna Boyları diye bir program Ciguli’yi konuk etti. Sanatçı “Yapma Bana Numara” adlı eserini seslendirdi. Sunucu daha sonra Ciguli’ye dönerek şöyle dedi: “Hatırlar mısın daha önce yaptığımız bir toplantıda sayın işadamımız Adnan bey de bizimle beraberdi. Şu anda kendisi bizi izliyor, buradan sevgilerimizi gönderelim. Keza bir başka değerli işadamımız olan Şerafettin Bey de ….” Sunucu daha sonra kendilerini izleyen işadamlarını saydı döktü. Mesaj TV yepyeni bir sponsorluk sistemi bulmuş anlayacağınız. Doktorum çok iyi bir insan ama çevresinde pek neşeli insan yok galiba. Yaptığım en küçük espiriye bile, espiri bittikten iki saniye sonra anıra anıra gülüyor. Ayrılırken teşekkür ettim. “Sen iyi bir insansın. Bıçaktan uzak dur. İnsanlarla iletişim kurmanın başka yollarını bul” demek istedim ama böyle bir laf çok öğretmence kaçacaktı, vazgeçtim. Hemşireler çok güzeldi. Yine özel hastanede olmayla ilgili bir şeydi galiba, bir tane bile çirkin hemşire yoktu. Bir tanesiyle evlenmeyi bile düşünüyorum ama bunun için tekrar ameliyat olmam gerekebilir. Yukarıda yazdıklarımdan da anlayacağınız gibi buna pek itirazım olmayacaktır.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-113871196922400470?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/113871196922400470/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=113871196922400470' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113871196922400470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113871196922400470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/01/seyir-defteri-trial-versiyon.html' title='Seyir Defteri- Trial Versiyon'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-113749050534631541</id><published>2006-01-17T01:34:00.000-08:00</published><updated>2006-01-17T01:35:05.346-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>KASIM 2005-1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluğun kesinlikle fiziksel bir yönü var. Merak etmeyin düzenli seksten falan bahsetmeyeceğim. O işi Beyaz Hoca’ya ya da Haydaaar Dümen’e bırakıyorum. Ama mutluluğun kesinlikle fiziksel bir yönü var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün kendime biraz iyi davrandım ve saat 11’de yatağa girdim. Bir kaç sayfa okuduktan sonra uyudum. Sabah yediye kadar da deliksiz bir uyku çektim. Bunda ne var diyecekseniz hemen söyleyeyim. Ben en iyi ihtimalle günde 7 saat uyurum ve uzun bir süredir de uyku ortlamam 6 civarında. Yani iyi bir uyku çektim, sabah duşumu aldım ve neşeyle evden çıktım. Bulut’u kreşe bıraktıktan sonra Hacettepe’den geçerek okula gittim. Erken uyandığım için vaktim vardı, yavaş yavaş sürdüm arabayı ve çevreme bakındım. Belki Hacettepe’yi bilmezsiniz ama ODTÜ’yü kesinlikle bilirsiniz. Sisli ve sakin bir sabah ODTÜ’yü canlandırın gözünüzde. Sonbaharın sarıdan kırmızıya uzanan renk spekturumunu getirin gözünüzün önüne.&lt;br /&gt;Gece yağan yağmur camlarımı pırıl pırıl yaptığı için, yakınımdaki herşey çok net görünüyordu. Sabah çiği ve sis uzaklara biraz gizem katıyordu, arabanın kaloriferi ayaklarımı tatlı tatlı ısıtıyordu ve mutluluğun kesinlikle fiziksel bir boyutu vardı.&lt;br /&gt;Ben de kendime daha da iyi davranıp, kahvaltıda bire indirdiğim poğaçayı yine ikiye çıkardım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-113749050534631541?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/113749050534631541/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=113749050534631541' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113749050534631541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113749050534631541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/01/kasim-2005-1-mutluluun-kesinlikle.html' title=''/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-113749040379163618</id><published>2006-01-17T01:31:00.000-08:00</published><updated>2006-01-17T01:33:23.793-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>EKİM 2005-2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün dünyanın en iyi insanıyla kahve içtim. Bu kişi benim eski bir arkadaşım ve adı Fatma. Öyle iyi bir insandır ki Hacca gidip zemzem suyuyla gusül abdesti alsan bu kızın yanında kendini yeterince arınmış hissetmezsin. Bu iyiliğini kışkırtıcı, fiyakacı ya da “bankacı” olmayan bir şıklıkla ve hakkaten güllaç gibi bir güzellikle taçlandırmıştır. Dün, belki bir yıl aradan sonra oturup, birer fincan kahve içtik. Bana başından geçen çok güzel bir hikaye anlattı. Fatma’nın klasik Polo’su var. Uzun zamandır bu arabayı kullanmaktadır ve güzel kadınların aksine arabasını onun için bakıma götürecek bir kocası, ya da sevgilisi yoktur. (Sanayiye gitse Mamak çöplüğüne melek düştü sanırsınız zaten). Arabası da Allah için kalender olsa da zaman zaman sorun çıkarmaktadır. Bir gün işlek sayılacak bir yolda istop eder araba. Birileri yardım eder umuduyla bakınır ama kimse ilgilenmez. Sonra bir kadın durup “sorun ne” diye sorar. Çalışmıyor cevabını alınca kadın “bujiler islanmıştır. Bir tane selpak ver, kaputu aç!” der. Kadın bujileri siler ama işe yaramaz. “O zaman vurduracağız,” der kadın. Fatma şöyle der:”Neresini vurduracağız?” Kadın açıklar. “Ben direksiyona geçeyim, sen de arabayı şu yukarı it. Sonra aşağı inerken..” Fatma “ben araba iteme” der. Kadın yoldan geçen birilerini durdurur. Kadın direksiyona geçer, vurdurur ve arabayı Fatma’ya verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu vurdurma ve itme eylemi boyunca Fatma arabanın içinde arkada mı oturuyordu, yoksa akldırımda bekliyor muydu, sormayı unuttum. Ama arka koltukta bir leydi edasıyla oturmak ona daha çok yakışır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-113749040379163618?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/113749040379163618/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=113749040379163618' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113749040379163618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113749040379163618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/01/ekim-2005-2-dn-dnyann-en-iyi-insanyla.html' title=''/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21082769.post-113748971656051202</id><published>2006-01-16T23:23:00.000-08:00</published><updated>2006-01-17T01:26:23.416-08:00</updated><title type='text'>SEYİR DEFTERİ - TRIAL VERSION</title><content type='html'>EKİM 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern tıbba mı inanıyorsun yoksa el gücüne, ustalığa mı derseniz bu gün cevabım el gücüdür, ustalıktır. Son beş günümün ikisini hastane de birisini sanayide geçirdim. Hastane dediğim yer de yenilir yutulur değil. Bahçeler Zen felsefesiyle düzenlenmiş, koridorlarda da Buda sessizliği hakim. Öyle SSK hastanelerindeki karmaşa falan yok, boru değil Ankara’nın son gözdesi özel hastaneden bahsediyorum . Kronik öksürük şikayetiyle gittim hastaneye. Hostes kılıklı, bankacılar gibi giyinen, çıtır mı çıtır kızlar ordusu, hızlı ama kibar kibar konuşarak karşılıyorlar sizi. Ay üssü Alfa gibi salonlarda bekleyip, bal dök ya la ya da Şokella sür ye ofislerde muayene oluyorsun. Kısaca kendimi son derece yabancı hissettiğim bir yer bu hastane. İkinci gidişimdeki doktor karımın işarkadaşının kocası çıktı, az biraz geyik yaptık, kendimi gurbette hemşeri bulmuş gibi hissettim. “Abim, abim benim..” deyip öpecektim adamı nerdeyse. İlk günün sonunda hosteslerden biri elime bir anket tutuşturdu, ben de “Doldurup yarın getiririm” dedim. Doldurdum ve götürmeyi unuttum . “Tekrar hastanemize gelir misiniz?” sorusuna şöyle yazdım. “Hayır. Hizmetleriniz benim için çok pahalı ve henüz medikal yetenekleriniz hakkında yeterli fikrim yok”. Nitekim onca MR’a (Metal fırTına, Manyetik Rönesans) rağmen net bir şey bulamadılar. Ancak insana hoş bir güven duygusu veriyorlar. İki günün sonunda yaklaşık 600 milyon liramı aldıkları için kendimi çok daha önemli hissediyorum. Yani ben aslında sağlığı için onca masraf yapan modern çağdaş ve yakışıklı birisiyim. Üstelik bütün bu parayı Nirvana tevekkülüyle ödedim. Zen bahçesinin sırrı buymuş meğer. (Neyse ki toplam paranın sadece %30’nu ödedim, sağolasın özel sağlık sigortası, sağolasın İzocam).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün ise bütün gün sanayideydim. Hem bir iki küçük arıza vardı (sağ sinyal yanmıyor vs.), hem de kış bakımı yaptırayım dedim. Bu arada İstanbul’da şöförlüğümle ilgili rencide edici yorum yapılmış, hepsinin farkındayım. Ajandama yazdım, dönecem ben onlara, dönecem ağızlarını burunlarını kıracam. Bütün gün sanayide yani Başkent Oto Sanayi’nde geçti ama araba cillop gibi oldu. Motorun sesi bile değişti. Artık teyp dinlemiyorum, motorun sesini dinliyorum . Araba çok daha iyi durumda. Tıkır tıkır çalışıyor meret. Anadolu motiflerinden oluşan, kilim desenli bir de kılıf aldım cillop gibi oldu araba. Üstelik hastaneden çok daha az para verdim ustaya. Ayrıca tamirhanede “Yani şimdi adam çıkıyor ben sağcıyım, ben solcuyum diyor. Sen şimdi neye göre diyorsun ki bunu? Bu gün savaş çıksa en kıral sağcı da, en kıral solcu da gider savaşa” diyen birisiyle tanıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta arabam artık daha sessiz çalışıyor, bense hala öksürüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21082769-113748971656051202?l=senolbezci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senolbezci.blogspot.com/feeds/113748971656051202/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21082769&amp;postID=113748971656051202' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113748971656051202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21082769/posts/default/113748971656051202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senolbezci.blogspot.com/2006/01/seyir-defteri-trial-version.html' title='SEYİR DEFTERİ - TRIAL VERSION'/><author><name>Şenol Bezci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02653616637567198246</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
